RIZA ŞEHRİNİN ÇOCUKLARI

GÜL ALIR, GÜL SATARLAR

GÜLÜ GÜL İLE TARTARLAR

RIZA ŞEHRİNİN ÇOCUKLARI

ALEV-İ KIZILBAŞ IŞIK İNSANLARI

(Mehmet Yapıcı – DAB – 27.Mayıs 2017)

Gönlünü vicdanını sevgiyle doldurup zihnini aklını bilgiyle geliştirirsen, dünyayı cennete çevirirsiniz, kin, kibir, garez kıskançlık öfke dedikodu vs. gibi kötü alışkanlıklardan kendisini arındırmış birey ve toplumlar rıza şehri çocuklarıdır. Bu noktada karşımıza kendi yasadığımız coğrafyada Alev-i Kızılbaş ışık insanları çıkmaktadır.

Bu anlamda anlaşılır ki, anlatım ve söylemlerimizi, vardan var olduğuna inanan, doğayı ve yaşamı kutsayan emek ile üreterek yârin yanağından gayri her şeyde ortak olmayı, sevgiyle bilgiyle paylaşan Aleviler oluşturmuştur buradan bakıldığında kadim ortaklık toplumunun bir bütün olarak yaşamındaki gerçekliği görürsünüz. Kızılbaş Aleviliğin tarihsel köklerinin kadim ortaklık toplumuna dayandığı açıktır. Evrimsel süreçte tarihsel gelişimin çağa uygun gelişiminde değişip dönüşmesiyle kadim köklerden yani geçmişten geleceğe bir kültürün izinde günümüze kadar akıp gelmiştir.

Alev’i Kızılbaş kadim ortaklık inancı kendisini 3 ana noktada var etmiştir beslenme, barınma ve üreyimdir(doğum) bu üç kutsallığın temelinde Ana vardır. İlk kadim ortaklık doğal olarak KADIN ANA ya aittir çünkü bütün kutsallıkların merkezi dişil ögedir. Yani doğumla başlar, oldukça ağır bir evrim geçiren kadim doğuş yeri Mezopotamya ve Anadolu’dur. Hal böyle olunca da Alev-i Kızılbaş ışık insanı kökeni bu bölgedir. Avcı ve toplayıcı yaşamdan yerleşik tarım, toplumsal yaşam bu bölgede, Bingöl, Urfa Göbeklitepe Kapadokya dolayında başlamıştır. Uygarlığın besiyi toplumsal yapıyı oluşturan kadim halkların merkezi RIZA SEHRI olarak tanımlandı. Kadim çağın insanları bu bölgede ikrar verip toplumcu yasamda RIZA SEHRI çocukları, yani YOL evlatları olarak tanımlandılar. (Dölden soydan gelen değil YOL’u süren kadim halkların çocuklarıyız biz.) O nedenledir ki YOL cümleden uludur.

Kadim bir uygarlık olan Alev’i Kızılbaşlık kendi başına bir inanç/öğretidir. Bu inancı din olgusuyla dogmatik ve kuralcı bir yapı ile karıştırmamak gerek. İnanç düşünen üreten insan için yaşamın her alanında iyiyi güzeli geliştiren yaşatan bir olgudur. Din ise körü körüne sorgulamadan kabul edilen kurallar ve beklentiler yapısıdır. İnanç dışında din olgusunu ele alacak olursak her dinin iman etmeyi gerektiren kuralları vardır. İnancın ise sorgulayan tartışan siyasal alanı yani üst yapısı vardır. Örneğin egemen inançlar diye tanımlanan inançlar kapitalizm öncesi inançlar, yani tarihsel olgu ile Lidyalılar parayı bulmadan önceki inançlar, komün yaşamın paylaşımcı tavrı. Kapitalist çağın başlangıcı ve en üst aşamasında günümüzde bunun yerini din almıştır. Örnek verecek olursak kitabi sekli olan ve kurallar nezdinde ibadette ödüllendirme ve cezalandırma imanın kadar değer biçme, kapitalizmin din olgusunun biçimi eğemenleşme yönetim ve sömürü olarak düşünürsek. Allah ve Allahcı devlet ve sistemlerin kendisi yani devletlerin kendisi ki, sınır ve sınıflandırma olgusu olarak düşünebiliriz binlerce peygamber ve dört kitap kurallar ve kaideler burada başlar bir ülkeyi yönetmek isterseniz din ve ekmek verin yeter. Cehalet başlı başına ayrı bir konu ona değinmeyeceğim. Ama kısa bir söylem eklemek istedim oku oku oku bilgi okuyan araştıran tartışan insan için hazinedir.

Konumuza dönecek olursak Allah devletin yani sistemin kendisidir (dinayet) kapitalizmle birlikte Allah’ın yerini kutsal ulusçuluk aldı Allah devletin yerine (para) ulus devlet aldı. Ulus devletçilik ve din ayrılmaz bir bütündür. İnsanları sistemli köle olarak ancak bu şekilde yönetir ve dizginleyebilirsiniz. Din ve modern kölelik bunu gerektirir. Kapitalizmin kalbi ve beyni bu olgudadır. Günümüzde bulunduğumuz coğrafyada ise ulus devlet anlayışı tek dil tek millet tek din anlayışın, İslamiyet ile tek ve tekel olan Allah’ın dini olarak tek tanrılı dinlerin ve kapitalizmin en evrime uğramış alanı olarak göre biliriz tek ve tekelci, Allah kutsallığı alanında tek ve tekel anlayışında din kutsal devletin ta kendisidir. Yani feodal tekel de diyebiliriz. Allah ve din burada metafizik anlayışından başka bir şey değildir, mülk ve hükümranlık kısacası. Alevi Kızılbaşlık mülk ve hükümranlık dışında kutsallığın zıttı olarak, ortaklığın hak ve halkın toplumcu dayanışmada üreterek paylaşarak (rıza makamını) komünelleşmeyle kendini ifade eder. Bunun nedeni bütün kutsallıkları ve öte dünya anlayışını tamamen ret etmesindendir. Onun inandığı gerçeklik ‘dünya ananın’ doğurduklarının tümünü kendinde barındırdığı canlılara ihtiyaçlarına göre rızıklandırdığı, insanı da emeği ve yeteneği ile üreterek geliştirmesine, bu yola bağlı olarak ihtiyacına göre yaşamalarını gerektiğini ifade eder. Başına ne gelmişse kader veya alın-yazısında söyle inandığı, buna inanmadığı için değil tamda böyle yasadığı için yani kendi kaderini kendisi tain ettiği için gelmiştir der. Bu noktada semavi din anlayışının imanını ortak etmez her şey tekbir yaratıcı tanrının belirlediği istediğini varlıklı istemediğini sınamak için yoksul kılma ile cennet ve cehennem olgusunda sınırlamaz. Cennette cehennemde bu dünyadadır sevgi şefkat, paylaşım ortakçı komün yasam bu dünyayı cennet eyler. Kibir açgözlülük nefret tek benci anlayış bu dünyayı cehenneme çevirir der. Bu nedenledir ki Alevi Kızılbaş ışık insanlarında unvan rütbe makam gibi olgulara yer yoktur. Her şey her iş, rızalıkla gönül birliyi ile uygulanır, yani hizmetle rızalık vardır. Dolayısıyla Aleviliğin var olduğu yerde tek ve tekel olarak hükmetmek yoktur olamaz. Olursa da orada Alevi Kızılbaşlık bastırarak asimile ederek var olur. Yukarıdadır anlatmaya çalıştığımız gibi Alevi Kızılbaş ışık insanlarının yasam felsefesi olan “doğa tanrıcılık” ve hizmet ve rızalık olgusu anlaşıldığında Aleviliğin semavi dinler ve İslam’la, hele içinde mi, dışında mı gibi soruların anlamsız ve saçma olduğu kolaylıkla anlaşılır.

Alevilik Kızılbaşlık inancı dinler üstü bir anlayıştır yasam biçimi imece, usulü paylaşımcı sevgiyi yücelten bilimsel gelişime çağın yeniliklerine açık real gerçekliği savunan deyim yerinde ise sosyalist bir tavır sergileyen, dünya halklarını 73 milleti bir nazarda gören ve bunu da yaşamının her alanında ortaya koyan felsefi bir düşünce ve yasam biçimidir. Bu gerçekliği bir söylenceyle anlatmak isteriz.

RIZA ŞEHRi ÇOCUKLARI Rıza Şehri (alıntıdır):

Bir zamanlar genç bir gezgin dünyayı gezmeye çıktı.

Bir gün yolu bir şehre düştü. Bu şehir şimdiye dek gördüğü şehirlere benzemiyordu.

Sabah saatinde herkes işine gücüne gidiyor, sessizlik içinde yaşam sürüyordu. Şehrin alışılmamış bir düzeni vardı.

Gezgin şehrin bu düzenini görünce şaşakaldı. Öyle ki birisine yaklaşıp bir şey sormaya cesaret edemedi. Karnı acıkmıştı. Şehri gezerken bir fırın gördü. Ekmek almak için içeri girdi. Fırıncıya para uzatarak ekmek istedi. Ama fırıncı hayretle paraya baktı: “Bu ne bu? Biz bunu kaldırmak için yıllarca uğraştık, büyük mücadele verdik.

Anlaşılan sen Rıza Şehrinden değilsin,” dedi. Gezgin; “Evet bu şehirden değilim” diye cevap verdi. Fırıncı: “Halinden belli oluyor. Dur, öyleyse seni görevlilere teslim edeyim. Onlar seninle ilgilenirler. Bizim şehrimizde para pul geçmez” dedi.

Fırıncı genç gezgini görevlilere teslim etti. Görevliler önce kendi aralarında gezgini ne yapacaklarını tartıştılar. İçlerinden biri: “Meclise götürelim, orada karar verilsin” dedi. Öbürleri de bu görüşe katıldılar. Bunun üzerine tümü meclisin yolunu tuttu. Yol boyu gezgin düşünüyordu. İçinden “Paranın geçmediği bir şehir. Görevliler, meclis…” diyordu.

Neyse bir süre yürüdükten sonra divana vardılar. Ama gezgin bu kez de şaşakaldı. Çünkü divan denen bu meclis hiç de düşündüğü gibi büyük ve göz kamaştırıcı değildi. Düşündüğünün tam karşıtıydı. Bir sessiz köşede küçük bir yapı idi. Yerlere basit kilimler serilmişti olgun yaşlı, ağırbaşlı insanlar bağdaş kurmuş kentin sorunlarını görüşüyorlardı. Görevliler Meclisi selamladıktan sonra: “Bu gezgin şehrimize girmiş. Acıkmış, ekmek almak için bir fırına girmiş. Fırıncıya para vermeye kalkmış. Bunun üzerine fırıncı farkına varıp bize teslim etti. Ne yapalım?” diye sordular.

“Bunu neden buraya getirdiniz? Törelerimizi biliyorsunuz. O konakta bir odaya yerleştirin, aşevine götürün, gerekeni yapın” diye buyurdular. Bunun üzerine görevliler gezgin ile birlikte geri döndüler. Önce bir aşevine götürdüler. Karnını doyurdular. Sonra kentin konukları için yapılmış konağa götürdüler. Bir odaya yerleştirdiler: “Burada para pul geçmez. Burası Rıza şehridir. Rızalıkla her istediğini alır, her istediğini yaparsın” diye uyardılar.

Genç gezgin konağa yerleşti, gezip dolaştı. Rahatı yerindeydi. İstediğini alıp her istediği yerde yiyip içiyordu. Hiç kimse “Ne arıyorsun?” diye sormuyordu. Bir kaç gün sonra eşyalarını topladı. Şehirden ayrılıp yola koyulmak istedi. Ama görevlileri karşısında buldu.

Görevliler: “Gidemezsin!” dediler. “Bu şehir Rıza şehridir, adı üstünde. Sen buraya rızan ile geldin. Bizde sana yiyecek verdik, yatacak yer sağladık. Bu şehirde kaldığın sürece bizden razı kaldın mı?” Gezgin; “kuşkusuz razı kaldım, sağ olun!” diye karşılık verdi.

Görevliler: “Şimdi bizim de senden razı kalmamız gerek. Bu yiyip, içip yattığın günler için çalışmalısın.” Gezgin ; “O ki töreniz böyle çalışayım” diye kabul etti. Görevliler gence yapabileceği bir iş verdiler. Konakladığı odadan alıp sürekli kalabileceği daha uygun bir eve yerleştirdiler.

Artık gezgin de Rıza şehrinden bir adam olmuştu. Yavaş yavaş dost, arkadaş edinme çabasına girişti. Ama her kiminle konuşmaya başlasa ilk sorulan “sen Rıza Şehrinden misin?” oluyordu.

Bu Şehrin insanları kavga, çekememezlik, kendini beğenmişlik gibi tüm kötülüklerden arınmışlardı. Böylece gün geçti ay geçti. Gezgin şehri iyiden iyiye sever oldu.

Dünyayı gezme düşüncesinden vazgeçti. Bu şehirde kalmaya karar verdi. Ama hâlâ yalnızdı. Bir gün yakın bulduğu bir arkadaşına açıldı: “Sizin bu şehirde nasıl evlenilir, ne yapılır?” diye sordu.

Arkadaşı: “Şehrin ortasındaki bahçe var ya, işte orada her hafta sonu

tanışmak, dost edinmek isteyenler toplanır. Gençler gelirler. Herkes orada beğendiği anlaştığı biri ile evlenme yolunu arar. Orda tanışırlar. Anlaşırlarsa evlenirler” dedi.

Gezgin hafta sonu söylenilen bahçeye gitti. Kocaman bahçe tıklım tıklım doluydu. Türlü giysiler içinde genç kızlar kelebek gibi dolaşıyorlardı.

Genç kızlar, oğlanlar sohbet ediyorlardı. Birbirini beğenip anlaşanlar uzaklaşıyorlardı. Anlaşmayanlar ayrılıp başkasına yaklaşıyorlardı. Gezgin olup bitenleri bir süre hayranlıkla izledi. Sonra kendisini uygun gördüğü bir kıza yaklaştı. Ama o kızın ilk sorusu:

“Sen Rıza Şehrinden misin?”oldu.

Gezgin aylardan beri hep bu sözü duymaktan iyiden iyiye bıkmıştı. “Evet, Rıza Şehrinden değilim ne olacak?” diye karşılık verdi.

Genç kız : “Davranışlarından hemen belli oluyor. Ama alınma, zararı yok. O ki beni kendine eş seçmek istiyorsun, bu konuda bende sana yardımcı olurum, davranışlarını düzeltirsin” dedi.

Genç kız ile gezgin anlaşmaya niyet ettiler. İşten artan boş zamanlarında buluşup konuşuyorlardı. Gezgin bir keresinde kız ile buluşmaya giderken yolun kıyısında kocaman bir nar bahçesi gördü. Bahçenin ne duvarı, ne bekçisi ne koruyucusu vardı.

Hemen bahçeye daldı. Kimse görmeden bahçeden bir kaç nar kopardı. Yakalanırım korkusu ile acele davranıp ağacın birkaç dalını kırdı. Ama ne kimse geldi, ne de sordu.

Gezgin narları toplayıp kız ile buluşacakları yere gitti. Henüz kız gelmemişti. Narları bir tabağa koydu. Masanın üzerine yerleştirdi. Genç kızın gelmesini bekledi. Nitekim bir süre sonra kız geldi. Ne var ki narları görmesine karşın hiç ilgilenmedi. Oysa gezgin genç kızın narları görüp ilgilenmesini, sevinmesini bekliyordu. Kız her zamanki gibi yerine oturdu. O zaman gezgin dayanamadı. Kıza narları gösterdi. Genç kız “bunları nerden aldın?” diye sordu.

Gezgin narları nerden kopardığını söyledi. Bunun üzerine kız: “Beni düşündüğün için sağol. Ama o bahçenin yerini, varlığını ben de biliyorum. Canım isteseydi, gidip ben de alabilirdim. Şimdi benim canım istemiyor. Bu narlar burada boşuna çürüyecek. Başkalarının hakkını boşuna çürütmüş olacağız. Gelirken öğrendim. Narları koparırken bahçeye zarar vermeye bilirdin. Burada kimse senden bir şey kaçırmıyor ki… Bunca süredir Rıza şehrinde yaşıyorsun. Bu şehirde rızalıkla her şeyin serbest olduğunu bilmeliydin.

Şimdi anlıyorum, sen bu şehre layık değilsin.” Bunları söyledikten sonra genç kız gezgini bırakıp gitti.

Görevlilere söylemiş olacak ki, görevliler genç gezginin yaptıklarını divana bildirdiler. Divan gezginin durumunu tartıştı. Sonunda gezginin Rıza şehrine uyamayacağına karar verdi. Bunun üzerine görevliler Gezgini şehirden uzaklaştırdılar.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*