Din ve Felsefe Açısından Kızılbaşlık -2-

Kızılbaş Türkler Kimdir?
Türkler Ön Asya ve Anadolu’ya yerleşmeden önce Türklerin ilk anayurtları Orta Asya’dır. Ceyhun ve Seyhun ırmak boylarının yanında Orta Asya’nın bozkırlarında göçebe olarak yaşayan toplulukların başında Türkler gelir. Dinleri ise Şamanizm’dir.
Türklerin bu bölgedeki tarih ve yaşamlarıyla ilgili kaynaklardan Uygur, Orhun ve Göktürk yazıtları bizlere şu bilgileri sunuyor.
M.Ö. 220 yıllarında İlk Tük Hakanı Teoman’ın kurmuş olduğu Doğu Hun İmparatorluğu’yla ilk büyük Türk devletinin yaşadığını öğreniyoruz. Teoman’ın M.Ö. 209 yılında ölmesiyle, oğlu Metehan M.Ö. 174 yılından itibaren İmparatorluğun başına geçmiştir. Metehan öldükten sonra ve Türk Hakanı Atilla’nın ortaya çıktığı döneme kadar uzun bir belirsizlik yaşandığı görülür. Bu zaman diliminde Türklerin dağınık mı yoksa özerk şekilde mi yaşadıkları bilinmemekte. M.S. 395’ten itibaren Avrupa Hun Devleti olarak bilinen İmparatorluk ise, ünlü Türk Hakanı Atilla’nın kurduğu Batı Hun İmparatorluğu (Avrupa Hunları) şeklinde M.S. 530 yıllarına kadar yaşamış ikinci büyük Türk devletinin adıdır. İfade edilen bu zamana kadar Türkler Şamanist inançla yaşıyorlardı. Batı Hun İmparatorluğu yıkılıp dağıldıktan, M.S. 534 yıllarından itibaren yine Türk olan Bumin ve İstemihan Kağan kardeşler, Göktürk adıyla yeni bir 3. Türk İmparatorluğunu kurarak M.S. 700 yıllarına kadar yaşatmayı başarmışlardır. Belirtilen bu Türk Hanlıkları, Şamanizm dinine bağlı idiler. Şamanizm’in kurallarına göre ibadet edip toplumsal hukuklarını ona göre uygulamışlardı. M.S. 750 yıllarından itibaren Moğollar ve Müslüman Arapların saldırıları başta olmak üzere ekonomik, iklimsel vb. gibi etkilerinde görülmesiyle, Türkler Orta Asya’dan büyük bir göçe başlamış oldular.
Göçle birlikte ilk yerleşmiş oldukları bölgeler Mezopotamya’nın sınır boyları sayılan (Ön Asya) İran ve Irak çevresidir. Miladi 1037 yıllarına kadar Türkler buralarda dağınık ve her boy kendi başının çaresine bakacak şekilde yaşamışlar. Daha sonra Selçuk Boyu başta olmak üzere birçok Türk Aşireti, Arap ve Fars ordusu içerisinde paralı askerler olarak yaşadıkları anlaşılmakta. Bunların giderek İslamlaşması çoğunluk Türk Boylarının, Arapça ve Farsçayı kendi anadilleri olarak öğrenirler. Miladi 1037 yılında Çağrı ve Selçuk Bey işbirliği yaparak, İran’ın merkezinde Büyük Selçuklu Devletini ilan ederler. Yaklaşık olarak miladi 850 yıllarından itibaren bölge halklarını İslamlaştıran Araplar, Türklerden de en az 12 Türk boyunu Müslümanlaştırmayı başarmışlardır. Böylece Müslümanlaşan Büyük Selçuklu Devleti hem kendi ata dini olan Şamanizm’i hem de anadilleri Türkçeyi bırakıp, Farsça ile konuşup İslam dinine inanarak ibadetlerini yerine getirmişlerdir. Müslümanlaşan bu Selçuklu Türkleri, önce kendi kardeşleri olan Şamanist Türkmen, Yörük, Çepni, Peçenek, Kıpçak ve Tahtacılara karşı en acımasız baskıları uygulayarak Müslümanlaşmaları için her türlü katliamı uygulamakta bir sakınca görmemiştir.
Bunu kabul etmeyen Şamanist Türk boyları, Müslüman Arap, Fars ve Türklere karşı direnmiş olsalar da başaramayınca yeni çareler aradıkları anlaşılmakta. Müslümanların bölge halklarından Kürtlere de aynı akıbeti yaşamaları neticesinde hem zor durumda kalmaları hem de her iki toplumun dinlerinden Zerdüştlük ve Şamanizm’in doğacı inanç ve ibadet şekillerinin birbirine çok benzer özellikler taşımasıyla, daha kolay şekilde Babailik adıyla yeni bir oluşum çatısı altında toplanmışlardır. İslam baskısı ve saldırıları devam etmesi sonucunda, daha çok Babai Türkler, Hünkâr Bektaşi Veli ailesinin öncülüğünde bölgeden göç ederek Anadolu’ya göçerler. Eskiden beri Anadolu’nun Mezopotamya topraklarında yaşayan Babai Kürtlerinin Piri olan Baba İshak’la buluşarak, Kürt ve Türk Kızılbaşlar olarak burada yaşamaya çalıştıkları, Anadolu Kızılbaşlarının tarihlerinden öğreniyoruz.
Yaklaşık 11. yüzyılda Anadolu’da Babailik adıyla var olan Kızılbaşlık, 1800 yıllarından itibaren Alevilik adını alarak Zerdüştlük ve Şamanist inanç, ibadet, kültür ve yaşam şeklini sentezlemişler. Her iki halk da İslam tarafından en ağır baskı ve katliamlara maruz kalmasına rağmen, uluslaşmanın başladığı dönemlerde, bölge ve dünyanın kaderini belirleyen güçlerden hiçbirisi Kızılbaşları görmemiştir. Bu da insanı her zaman düşündürmeye devam ediyor. Çünkü o çağlarda derin bir felsefeye sahip olan Kızılbaşlık gibi hümanist ve çağdaş bir din ve pozitivist yapıya sahip toplumun, katliamlarla yok olmaları görmezlikten gelinmesi, derin soru işaretlerini barındırmaktadır.
Özet olarak sebebini belirtmek gerekirse, Kızılbaşların ekonomik konumları, egemen güçlerin çıkarlarına fayda sağlamadığı için sürekli görmezlikten gelinmiştir. Öncede bahsedildiği gibi Kızılbaşlar çoğunluk olarak Türk ve Kürtlerden oluşurken, Türkiye’de hemen hemen her bölgeye dağılmış şekilde yaşarlar. Toplumsal çoğunluk olarak Amasya, Çorum, Nevşehir, Tokat, Sivas, Maraş, Erzincan, Dersim, Malatya, Aydın, Muğla, Kayseri, Mersin, Denizli ve Elâzığ merkez, ilçe ve köylerinde yaşamaktadırlar. Diğer Yarsani Kızılbaşlar ise İran’ın, Kermanşah, Hemadan ve Luristan şehirlerinde çoğunluğu oluşturmaktadır. Irak’ta ise Hewler, Sincan ve diğer şehirlerde dağınık şekildedirler.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*