Aleviliğin İnsan, İnanç, Bilim ve Dinle Diyalektik Bağı

Evren ve dünyanın oluşumu dışında, diğer somut soyut bütün kültürel kavramlar insanın kendi icadıdır. Ancak bu icatlar öyle metafizik idealistlerin tanımladığı gibi görünmeyen ve bilinmeyen tanrıcılıkla anında var olan şeyler değil. Dünyanın oluşumu nasıl ki, 5 milyar yıl içerisinde Azoik, Palezoik, Mezezoik, Neozoik, Senezoik (Kuarter) aşamalarla gerçekleşmiş ise, insanın biyolojik, fiziksel ve düşünsel yapısı da, benzer biçimde en az 12 milyon yıl içerisinde ancak şekillenebildi. Yine biyolojik canlılık ve nesnel gerçekliğin en gelişkin türü olan insan, ilkel duygu, düşünce ve sorgulama yapısını hem somut hem de soyut şekilde M.Ö.65 bin yıllarında ancak başlatabildi. Aradan geçen bunca zaman ve deneyime rağmen, insanların büyük çoğunluğu düşünebilme ve sorgulama yeteneğini hâlâ tam anlamıyla geliştirememiştir. İşte insanla başlayan bütün kör düğümlerde bu noktada toplanıyor. Düşünme ve sorgulamasını bilmeyen insan zavallı yaratık olarak ya birilerinin arkasından sürünür veya mono tanrıcılık gibi soyut avunmalarla bir şey olduğunu sanarak yanlış yaşar.

Herkesin kabul edeceği gibi insan denen “Özne” olmadan, dünyanın kavranması başta olmak üzere soyut, somut değerlerle birlikte tanrı, din, inanç ve bilimin var olması asla söz konusu edilemez. Hatta insanın fizyolojik olarak varlığının bir anlamı olmayıp, düşün ve sorgu yeteneğini gelişmek zorundadır. Düşünce ve sorgulama yeteneği doğru şekilde gelişmemiş insan, insan olarak nitelendirilemez. Bu temel gerçekliği kabul etmeyip soyut tanrısal ve dini metafiziğe sarılan sözde ilimciler, sadece kariyer peşinde koşan cinsiyet düşmanı adamlardır, insan değiller. Çünkü insan olmak hem kadın hem de erkektir. Adamcılıksa sadece eril düşünceye hizmet eden, kendisini var eden (Doğuran) anasına küfredip aşağılayan kişiliksizliktir. Bu yüzden Kızılbaş Alevilik semavi (Gök Tanrıcı) dinlerden uzak, tanrısallığı doğa ve kadınla başlatır. Dünya ve insanla ilgili genel çerçeveyi bu şekil belirlendikten sonra, makalenin başlığındaki diyalektik evrimselliğe daha yakından bakmaya çalışalım.

Kızılbaş Alevilik var olduğu günden bu zamana kadar hep insanı “Üst İnsan” olarak temel almıştır. Üst İnsan olunmadan inanç ve diğer bütün yaşamsal kavramların hiçbir anlamı olmayacağına inanan evrenselci bir bakış (Düşünce) açısıdır. Bu bakış açısı her çağın özelliğine ve sosyal siyasal koşulların şartlarına göre iki ileri bir geri şekilde bazen tamamen proto pozitivist olmuştur, bazende pasifte olsa idealizme işaret ederek Dualizmle kendisini tanımlamıştır. Kızılbaş Alevilik gibi birçok farklı doğa inançları da, proto pozitivist düşünceyle var oldular. Kızılbaş Alevilikte; Metafizik idealist düşüncenin varlığı görülse de çok zayıftır. Doğacı ilkel pozitivist inançların çoğu evrimsel değişimle birlikte yok olurken, bazıları asimilasyonlar sonucunda tarihten silindiler. Tüm baskı, asimilasyon ve katliamlara rağmen, doğa inançları içerisinde kendisini yaşatmayı başaran ender inançsal düşünceden birisi, Kızılbaş Alevilik olmuştur. İnsanlığın varoluşuyla birlikte Aleviliğin insan, inanç. bilim ve dinsel diyalektik gelişiminin ifadesi şu şekildedir.

İnsan; dünyanın bir parçası olarak, dünya yaşamına ve diğer maddi manevi değerlere somut, soyut şekilde bilimsel kavramlar katan en gelişkin tek canlı öznedir. İnsan denen öznenin ortaya çıkış tarihi hangi aşamalardan geçerek, düşünsel sorgulama yeteneğini kullandığı net olarak bilinmeden, aklımıza düşen sorulara doğru cevabı asla bulamayız. Bu bakımdan insan olmanın tarihçesini inceleyip bilmek her insanın görevidir. Öyle düşünsel ve sorgusal hiçbir analitik zahmete katlanmadan, tanrı her şeyi anında var etti, başka araştırmalara gerek yok basitliği, insanın düşük, edilgen, aşağı sıradan varlık olması demektir.

İnsanın ilk proto hayvani türleri M.Ö.12 milyon yıllarında Homo Hubilas’ın öncü atalarından Hominidlerin varlığıyla başlamıştır. Homo Hubilas diğer hayvan türlerinde görüldüğü gibi, dört ayağı üzerine yani el ve ayaklarının üstüne basarak hareket ediyordu. Tüm duygu ve düşünceleri diğer hayvanların güdüleriyle aynı aşamada iken, insan beyninin gelişimsel özelliği, her değişik hareketlerde hızlıca büyüyordu. Aradan yaklaşık 6 ile 2,5 milyon yıl geçtikten sonra, Homo Erektus insansı atamız gelişmiş oldu. Homo Erektus uzun yıllar uğraşarak yavaş yavaş ayaklarının üzerine dikilmeyi öğrendikten sonra, ancak iki ayağı üstüne yürüyüp koşmayı başarabildi. Bu aşamada Homo Erektus’un duygu ve poroto düşüncesi de epeyce gelişim gösteriyordu. Diğer ara dönemlerle birlikte yine yaklaşık, 2 ve 1,5 milyon yıllar arasında Primatlar, Neandertaller, Hobbitler, Denisovanlar gibi insansı türlerin yaşadığını da görüyoruz. Günümüz insanına en yakın olan Homo Sapiens M.Ö. 400 ile 160 bin yıllarında yaşayan, aynı zamanda ilk düşünme yöntemini kullanmaya başlayan atalarımızdandır.

Homo Sapiens’in düşünme yöntemi asla günümüzdeki gibi değildi. Sadece dikkatini çeken şeylere uzun süre bakıp onu elleyerek veya taklit eden proto düşünme egsersizi şeklinde gerçekleşmiştir. Bu aşamaya kadar insanla ilgili ne bir inanç, ne bağlanma ne ne tanrı ne de kutsallık diye en ufak bir iz ve işaretten bahsedilemez. İfade edilen deneme veya taklitler yüz binlerce yıl içerisinde, bilinçsizce doğal diyalektik evrimsel kanuna göre kendiliğinden gelişen hareketlerdir. Sistemli üzerinde düşünüp tartışılarak yapılan bir şeyden bahsetmek oldukça zor.

İlk insan atalarının yaşamları belirtilen şekilde devam ederken, durağanlığı veya sabit bir yapıda kalması mümkün olmayan insan beyni, hem bilinçsel olarak hem de düşünce ve sorgulama yeteneği sayesinde, M.Ö.65 bin yıllarından itibaren biraz daha düzenli kılanlar şeklinde yaşamaya başladı. Ateşi kullandığı halde yiyeceğini çiğ olarak tüketiyordu. Böylece çevresindeki tüm doğa ve canlı hareketler üzerinde düşünüp kendine göre birtakım sonuçlar çıkarmaya çalışmıştır. Üzerinde en çok durdukları ya da dikkatini çeken olayların başında, yıldırım düşmesi sonucunda yangın çıkması. Yağmurun bazen sel olması, toprakta çeşitli bitkilerin yetişmesi, hayvanların bereketli şekilde birden fazla yavruyu doğurması gibi, doğal şekilde gerçekleşen bu olaylara, insan bağlılık göstermeye başladı. Bu vb. bağlılıklar dinsel değildi. Sadece insanın düşünce ve sorgulama yeteneğinin iteklemesi neticesinde, şaşkınlık, korku ve sevinçle ortaya çıkan sosyopsikolojik durumdur. Bilinçli bağlılıktan (İnanç) bahsedilemez.
Her geçen gün gelişen korku ve sevinç psikozu, Paleolotik Çağ insanının mağara önünde yaktıkları ateş etrafında belirli aralıklarla mırıldanarak dans etmeleri, ilk (Proto) bağlanma veya inançlaşma şeklidir. İlerleyen aşamalarda bu inançlaşma biraz daha düzenli ve geliştirilmiş olarak Poloteist Totem ve Animist (Canlanma) inançlar adını almış oldu. Her iki inanç şekli doğal diyalektik evrimleşmeye dayanan olgusal (İlkel Pozitivist) yapıyla varlığını sürdürmüştür. Ancak önemli gördüğü doğa olaylarının ayırdına tamamen eremediği için, bir türlü anlam veremediği ateş, yağmur, su, toprak, boğa ve kadını tanrısallığa yakın yüceltmeyle çözmeye çalışmıştır.

Poloteist inançsal yapı gelişimini sürdürerek, M.Ö.15 bin yıllarından itibaren yerini Neolitik Ana Tanrıça yapısına bırakmış oldu. Neolitik Çağ ile birlikte Ana Tanrıça düşüncesi, “Kadının; insanlık yaşamını tamamen bilinçsel ve düşünsel çerçevede belirlediği aşamanın adıdır. Ana Tanrıça düşün ve yaşam biçimi, doğanın sağladığı olanaklarla insan isterse, en güzel yaşamı icat edeceğine inanmış olması, biraz daha derinlikli ve düzenli inançsal bağlılığı geliştirmiş oldu. Ve bunu en güzel şekilde temsil edecek güç, kuvvet, güzellik ve de insan özelliğinin kadında olduğuna inanarak tanrıçalaştırmıştır. Neolitik insan; yaşamını Kadının şahsında tanrıçalaştırması proto pozitivist bir bakış açısı olduğu halde, bunu düzenli bilimsel ve net bir materyalist düşünce olarak görmek bizi bazı yanılgılara götürür. Çünkü Neolitik Çağ insanı, doğadaki fizik ve kimyasal gücün etkisinin nasıl ve ne şeklide oluştuğunu bilmiyordu ve bunların hepsini analiz edecek imkan ve eğitime sahip değildi. En çok tanıyıp analiz ettiği ve insanı insanlaştırdığına kanaat (İnanç) getirdiği kadında toplaması, çağının tek ve somut ilkel bilimsel yöntemidir.

Yinede Tanrıçaların tüm güzellik ve olağanüstü yaratıcılığına rağmen, insan olmasından kaynaklı duygu, düşüncesini aşan, akıl almayacak kötülüklerin meydana gelişini basite almamıştır. Dualist bakış açısıyla “İyilik ve Kötülük Tanrıçalıkta” çözümü bulmuştur. Günümüzdeki tek tanrıcı idealizmin sahip olduğu olanaklar ve pozitif bilimsel eğitim astronomik şekilde geliştiği halde, insanın doğasındaki korku, aşırılık ve kötülükler hızından bir şey kaybetmiştir. Daha fazla yükseldiğine göre, modern çağdaki sonuç kocaman bir sıfırdır. Her iki çağ arasındaki farkı incelediğimizde, Tanrıça düşüncesi daha akılcı değil midir? Bütün bunlara neden olansa değişen çağ ve sosyal koşullara göre, insanın kendine üstün bir güce bağlanma ihtiyacını yaratan psikolojik korkunun etkisidir. Zaten tanrı ve dinlere inanmayı ya da tapınmayı zorunlu kılan nokta da insan psikolojisindeki korkudur (Fobi). Korku yok edilmediği sürece, din vb. soyut kavramlar ve bağlılıklar her zaman var olacaktır.

İnsanı, doğayı ve kadını temel alan Neolitik Ana Tanrıça düşünce ve yaşam biçimi, Kızılbaş Aleviliğin ilk proto Adıdır. Dikkat edilirse Tanrıça düşünce ve inanç yapısında önce somut doğa ve insanın temel özelliklerindeki güce önem veriliyor. Aynı zamanda hem doğanın zaman zaman hırçınlığına, hem de insanın korku ve kötülükleri yaşatma psikolojisini şu temel yapıya oturmayı uygun bulmuştur. Doğayla kendisini bir bütün olarak gören Neolitik ve Kızılbaş insanı, insanın İyilik – Kötülük, Artı – Eksi, Pozitif- Negatif, Aydınlık – Karanlık, Olumlu – Olumsuz, Çirkin – Güzel gibi düşünsel ve fizik kavramları proto doğacı Materyalist düşünceyle açıklamıştır. Diğer taraftan İnsandaki korkunun kaynağını ve doğanın sürekli değişkenliğini ise Metafizik idealist yöntemle savuşturmayı uygun görmüştür. Bu düşünce, yaşam ve inanç yapısında, ilk doğacı Pro Materyalizm daha aktiftir, Metafizik idealist yapı ise pasiftir, ama vardır.

Ana Tanrıça insani düşünsel yaşam M.Ö.5 bin yıllarına kadar kesintisiz devam ederken, Sümerlerle birlikte Kral Tanrıcılık ortaya çıkmış oldu. Buna sebep olansa, çoğalan insan nüfusu, ticaret, sosyal, siyasal gelişmelerdir. Ana Tanrıçalar eskisi gibi her konu ve sorunlara yetişemediğinden, kendisine yardımcı olarak Kral Tanrıların varlığına onay vermiş oldu. M.Ö.2500 yıllarına kadar Tanrıçalar ile Kral Tanrılar toplum yaşamını ortak şekilde yönettiler. Değişen ve gelişen sosyal, siyasal koşullar bu yapıyı daha da zorladığından, Hz. İbrahim’in öncülüğünde Tek ve Gök Tanrıcılık icat edildi. Bilindiği gibi Hz. İbrahim’in soyundan olan yüzlerce Peygamber, Tevrat adıyla şekillendirdikleri kitapla, sözde dünyada ilk insan olarak Adem’i yaklaşık M.Ö.3 bin yıllarında icat ettiler. Hz. Musa’nın Yahudilik, İsa’nın Hristiyanlık ve Muhammed’in İslam diniyle aynı mantalite üzerine tüm insanlık yaşamını, Adem hikayesiyle cinsiyetçi eril kepaze bir noktaya getirmiş oldular.

Monoteist yaşam ve düşünce anlayışına karşı çıkan Dualist dinlerden Zerdüştlük, Şamanizm, Konfuçyüslük, Şintoizm, Taoizm, Hinduizm, Brahmanizm ve Budizm gibi doğacı düşünsel inanç yapıları, tek tanrıcı dinleri sürekli eleştirip reddettiler. Dünyanın tüm kıtalarında Dualist düşünce ve inanç yapısının, Monoteist dinlere karşı çıkmasının temel gerekçesi şu ana noktaya da dayanıyordu. Doğacı Dualist düşünce ve inançlar, doğal olarak insanı ve kadını temel alır. Bu da erkek ve kadının birlikte, beraber ortak, aynı zamanda iyilik ve kötülüklerin insanın kendi doğal yapısında olduğuna inanıp, her şeyin ikili düzenle evrimselleştiğine kanaat getirmesidir. İkili inanç ve düşünsel yapı, Mezopotamya dillerinden Farsça ve Kürtçede “DU” iki demektir. Anlamı ikili bir felsefi düşünceye dayanan Dualizm olarak teorikleştirilmiştir. Bu teoriye en büyük katkıyı Zerdüşt ve Mazdek yapmıştır.

Kadın ve erkeğin birbirinden hiçbir üstün farklı yanları olmadığı, bunun ikisinin ortak tanımı ve adı İnsan olabilmektir Neolitik Tanrıçalıkta. Gerçek insan olmak için, doğa ve canlıların insandan ayrı ya da uzak olmadığını, hepsinin birbirini var ettiğini düşünüp diyalektik gerçekliğe saygı gösterir. Çağ ve zamanın koşullarına göre yaşam yapısını sürekli değiştiren demokratik, laik, inanç ve düşünsel yapının son adıysa Kızılbaş Aleviliktir. Daha da özetlersek Kızılbaş Alevilik; doğallık, çağdaşlık, pozitivizm ve birazda manevi dini inançsallık demektir. Nasıl ki, bilimde negatif ve pozitif iki karşıt kutuplar olmazsa bilimsellik ya da türemek mümkün değilse, Alevilikte de hem doğanın kendi yapısındaki olumlu olumsuz gerçekleşmeler, hem de insanın iyilik ve kötülük özelliğini ikili bir düşünce yöntemiyle, materyalizm ve metafizik gerçekliğe göre sentezlemiştir. Bu yüzden Alevilik hem bilim hem de maddi manevi inanç felsefesidir. Alevilik içerisinden iki temel olgudan dinsel duyguyu çıkardığımızda, tamamen materyalistleşip ateistleşmeyi ilke edinmek şart olur. Aynı şekilde dinsel maneviyat gereğinden fazla yüceltildiğinde ise, dindarlaşarak donup bağnazlaşmaktır bu. Her insanın ateistleşmesi ve aynı şekilde her bireyin dindarca donuklaşarak yaşaması mümkün olmadığına göre, Kızılbaş Alevilik bunun demokratik çözümünü Doğacı Dualist Sentezlemede görmüştür. Doğal ve insandaki gerçeklikten kaynaklı Kızılbaş Alevilik, Üst İnsana inanıp, insanın maddi manevi psikolojik yapısını asla göz ardı etmemiştir, edemez de. Çağdaşlığı, laikliği, demokrasiyi, insan hak ve hukukunu, dini ve inançsal yapıları kendi doğallığında kabul eden Pozitif Bilimlerin İlk Sentezci atasıdır.

Modern Pozitif Bilimler; bilindiği gibi M.Ö.500 yıllarında Helen Felsefecilerle başlatılıp daha sonra Batı Avrupa ülkelerinde en yüksek aşamaya gelmiş oldu. Dinlerin düşünce yapısını teorikleştiren Metafizikçilik ile, somut yaşamsal gerçekliği teorikleştiren pozitif Bilimsel Materyalizm, 1500’lerden itibaren tam olarak birbirinden ayrışmaya başladılar. Pozitif Bilimlerle, Dini Metafizik ayrışma özellikle Avrupa topluluklarında çetin kavgalarla sürdürüldü. Örneğin Kilise Papazları ve Krallar güç birliği yapıp binlerce felsefeci ve bilim insanlarını giyotinlerle boğdurarak öldürdüklerine tüm dünya şahit oldu. Bu vb. olaylar tüm acılara rağmen, demokrasi, laiklik, seküler ve evrensel insan haklarının daha da netleşmesini sağladı. Her iki zıt düşüncenin birbirinden ayrışması, aslında Dualist dinler döneminde yaşanması gerekiyordu. Ancak çağın zor şartları, insanların eğitimden yoksun olmaları ciddi bir engeldi. Günümüzde ise her imkanın varlığına rağmen siyasal ve maddiyatçı dinlerin tamamen çirkinleşmesi, modern pozitif bilimler ise benzer anormalliklere sebep olduğuna göre, her ikisi de dünya ve insanlığı tehdit eder noktaya gelmiş bulunuyorlar. Bu bakımdan ya ikisinden de tamamen uzaklaşılarak daha akılcı bir düşünce bulunmalıdır. Veya Duralist düşünce gibi her ikisinin en güzel yanları yeniden sentezlenerek, insanlığa doğru hizmeti sunan noktaya getirilmesi gerekiyor. Modern bilimleri ölçüsüz anormal yapısından, dinleri ise tüm çirkinliklerinden arındırmanın tek çözüm yolu, “Üst Ahlak İlkeciliğidir”. Bu veya bunu aşan akılcı bir yöntem geliştirilmezse şayet, tek tanrıcılık ve aşırı pozitivistlik insanlığın sonuna oynamaktadır.

Gelinen aşamayla mevcut gerçeklikler ifade edilen noktada olduğuna göre, insan başta olmak üzere modern bilimler ve dini yapılar çağın gerçekliğine uygun “Üst Ahlak ilkesine” göre şekillenmek zorunda. Üst Ahlak ilkesi teorikleştirilip bilince çıkarılmadığı sürece insanlığın maddi manevi sonu gelmek üzeredir. Diyalektik ve tarihsel olarak açıklamaya çalıştığımız insan ve insanın var ettiği tüm kavramsallıklar, bu evrimsel aşamalarla ancak gerçekleşebildi. Her insanın şunu net olarak bilmesi gerekir, her şeyin üstünde kutsanılan monoteist tanrıcılık ve düşüncesi, ilk insan ataları olan Homo Spienler çağında yoktu. O çağda yok olan bir kutsalın tüm dünya yaşamına hükmetmesini düşünmek ukalacı kepazeliktir. Milyon yıllar sonra var edilen tanrı, insan öldüğünde o da öleceğine göre, demek ki, tanrı ya insandır ya da yoktur. Bu gerçekliğin bilincine varan Kızılbaş Alevilik, Enel Hak demiştir. Yani insana bir tanrı lazımsa oda insanın kendisidir. İyiliklerle dolu kültüre sahip kişi en iyi tanrıdır. Kötülüklerle doluysa en kötü tanrıdır deyip tüm metafizik sapkınlıklara noktayı koymuş bir düşünsel felsefi inançtır Kızılbaşlık. Bu yapıda isteyen her insan başta doğaya, kendisine ve insana saygıyı öğrendiği için, bunu “Üst Ahlak İlkesiyle” yeniden güncellemek veya teorikleştirmek tek çözüm yolu olarak görünüyor. Kısacası Kızılbaş Aleviliğin; insan, bilim, inanç ve dinlerle böyle bir diyalektik bağı mevcuttur.

Kızılbaş Aleviliğin özetlenen diyalektik tarihsel gerçekliğinden anlaşılacağı gibi, tek tanrıcı dinlerle ve hele İslam’ın inanç. İbadet ve yaşam şekliyle en ufak bir bağ ya da ortak noktası bulunmuyor. Buna rağmen Aleviler bin yıldır Emevi Arap İslam, Şii Abbası İslam ve Türk İslam Emperyalist gericiliğin katliamları sonucunda, korku psikolojisiyle istemeyerek de olsa kendilerini İslam görmeye başlamışlardır. Gelinen son noktada Kızılbaş Alevilik, kendisi olmayan İslami anormallikten bir an evvel kurtulup gerçek özüne dönmek zorunda. Bu öze dönüş ise, Devrimci Aleviler Birliği’nin perspektifiyle ancak mümkündür. “İslam ve İslami benzetmelerle yetinmeyi düşünen Aleviler şunu bilmelidir ki, anasına, bacısına ve kızı olan Kadına şeytan diyen İslam’ın, Alevi olup Alevilikten uzaklaşanları yarın daha kötü aşağılama ve işkencelerle yok edecektir”.

Cemal Zöngür

KAYNAKLAR :
Charles Keit Maisels – Uygarlığın Doğuşu. İmge Yayınları
Feliciesn Calleye – Dinler Tarihi.Varlık Yayınları
William H. Mc Neil – Dünya Tarihi. İmge Yayınları
Haluk Hacaloğlu – Zerdüşt Ahuramazda. Ruh ve Madde Yayınları
Ethem Xemgin – Aleviliğin Kökenindeki Mazda İnancı ve Zerdüşt Öğretisi. Berfin Yayınları
M. İlin – E. Segal – İnsan Nasıl İnsan Oldu. Say Yayınları
Alaaddin Şenel – İlkel Toplumdan Uygar Topluma. Birey Yayınları
Alaaddin Şenel Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi 1.2.3. Cilt. Kabalcı Yayınları Bilim
Alaaddin Şenel – Siyasal Düşünceler Tarihi. Bilim sanat yayınları.
Abdullah Öcalan Sümer Rahip Devletinden Demokratik Cumhuriyete – Aram Yayınları
Misea Eliade – Şamanizm. İmge Yayınları
Pavul Dolukanov – Eski Ortadoğu’da Çevre ve Etik Yapı. İmge Yayınları
Musa Şanak – Mezopotamya’da Dinlerin Doğuşu. Aram Yayınları
Sigmund Freud – Günlük Yaşamaın Psikopatolojisi. Payel Yayınları
Samuel Noah Kramer – Tarih Sümerde Başlar. Kabalcı yayınları
Eguene Enruquez – Sürüden Devlete. Ayrıntı Yayınları
B. Malinovski – Vahşilerin Cinsel Yaşamı. Kabalcı Yayınları
E. Reed – Kadının Evrimi 1.2. Cilt. Payel Yayınları

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*