ZULÜM Ve KATLİAMLAR ( Mehmet KABADAYI)

ZULÜM Ve KATLİAMLAR

“Asıl acınılacak yoksulluk, maddi yoksulluk değil; düşüncede ve bilgideki yoksulluktur.”

Victor HUGO

Osmanlı dönemi, Kızılbaşlar (Aleviler) için katliamlar dönemidir. Daha I. Osman ve Orhan Gazi zamanında, Osmanlı merkeziyetçiliği geliştirilmiş, yerel önderler katledilmiştir. Osmanlı, İmparatorluk içinde yerel önderlerin hepsi hileyle yok edilir. Günümüz insanı, Osmanlı’nın hilelerini, iftiralarını ve katliamlarını yeterince bilmiyor. Osmanlı yönetimi Kızılbaşlara yönelik katliamlarda sınır tanımamış, insanlık tarihinin gördüğü en vahşi katliamların altına imza atmıştır. Osmanlı’da Siyaseten Katl türünden kitaplar bile yazıldığı halde ne yazık ki, günümüz insanı Osmanlı’nın katliamcı sistematik politikalarını yeterince algılamış değildir.

Osmanlı yönetim anlayışına ve düşüncesine kim karşı geliyor ve hareket ediyorsa, onları akıl almaz yöntemlerle cezalandırıyor, cezalandırılanların başında da Kızılbaşlar geliyor! Osmanlı’nın, Kızılbaşları cezalandırma yöntemleri oldukça ilginçtir. Kızılbaşların cezalandırılma biçimleri; A-Küreğe konulmak. B-Çoluk-çocuk, kadın-erkek yüzleri demirle dağlanarak zorla (1481–1512-II. Bayezid dönemi) Kıbrıs, Girit, Modon, Navarino, Mora ve Koron gibi adalarla başka yörelere, sürülerek iskâna tabi tutulmak.  C-Aşırı bulunanları hırsızlık, katillik, eşkıyalık gibi düzmece iftiralarla suçlayarak öldürtmek. D-Dini önderleri suda (Kızılırmak’ta) boğdurmak!

Kızılbaşlar’ın cezalandırılması doğrultusunda yoğun bir ihbar ve iftira kampanyasının yürütüldüğünü de vurgulayalım. Kızılbaşlar’a dirlik verilmemesi ve Kızılbaşlar’ı katledenlerin dirlikle ödüllendirilmesi gibi hususlar da, Osmanlı’nın başvurduğu yöntemler arasındadır. Tarihçi Ahmet Refik Altınay, Rafızî (sapkın düşünce) olarak nitelenen İslam dışı öğreti mensuplarına karşı uygulanan yoğun kıyım ve kırımı anlatırken şöyle diyor: “Rafızîlerin (defter idilup) öldürülmeleri, bazılarının (Kızıl ırmağa ilka)-yani Kızılırmak’ta boğdurulmaları-, bazılarının (ihrak-ı binnar) edilmeleri- yani ateşe atılmaları- muntazam bir sistem dâhilinde tatbik edilmiştir. Rafızîleri bulup ortaya çıkarmak için casuslar tayin olunduğu gibi, Bektaşi zaviyeleri de, edilen ihbar üzerine, teftiş altında bulundurulmuştur.”

Ahmet Refik’in sadece 1558–1591 yıllarını kapsayan Osmanlı devrinde Rafızîlik ve Bektaşilik adlı kitabında bile konuya ilişkin çok sayıda belge bulunuyor. Öte yandan, Osmanlı resmi belgelerinden, aynen bugünkü gibi insanların yanı sıra kitapların da zorba yönetimden ve düşüncelerden nasibini aldığını gözlemliyoruz. Resmi görüşe aykırı kitapların izlenmesi, kovuşturulması konusunda da sayısız buyruk vardır. Bu konudaki buyruklarda genellikle, bu kitapların “şeriata aykırı Rafızî kitapları” olduğu belirtilir ve “zikrolunan kitaplar her kande ise (her nerede ise) ele getürüb (ele geçirip), mezkûrları habsedüb (ilgilileri tutuklayıp), vukuu üzre yazup arzedesin (yapılan işlemi tarafımıza bildiresin)” deniliyor.

Osmanlı yönetimi,16. yüzyılda bütünüyle Kızılbaşları etkisizleştirmek ve tasfiye etmek için sistematik bir baskı ve sindirme politikası izlemiştir. Osmanlı’daki “ihrak-ı binnar” yani ateşe atma, ateşle katliam uygulamalarının ilginç bir örneği 18. yüzyılda yaşanıyor. Bu yüzyılda Karahisar Mutasarrıfı kan emici Bekir Paşa, Emre Köyü halkını yukardaki gerekçelerle suçlayarak, köyün tekkesine doldurup ateşe veriyor. Tüm bunlar din adına yapılıyor. Oysa asıl amaç, muhalif sesleri susturmak ve devlet güdümlü bir dini toplum yaratmaktır. Amasya, Merzifon, Osmancık, Çorum ve Tokat bölgesinde Alevi katliamlarına ilişkin: Osmanlı yönetiminin üst düzey karar organı olan “Divân-i Hümâyun”a ait ferman suretlerini kapsayan “Mühimme Defteri” kayıtlarında çok sayıda belge mevcuttur.

II. Murad’ın Yaptığı Katliam; 1427 yılında Amasya – Tokat – Çorum bölgesinde; dört kardeşin oymak beyi olduğu Kızılbaş (Alevi) Kızılcakocaoğulları Türkmenleri üzerine Yörgüç Paşa’yı bir ordu ile göndererek hile ile verdiği yemekte 4 kardeşin başını kestirir ve 400 kişiyi de zincir ve prangalarla bağlayarak bir mağarada yaktırır. Çorumlu ovasında çoluk çocuk demeden Türkmenleri kırıp geçirir. Sürü ve davarlarına da el koyar. Zulümden kurtulanlar ise dağlara sığınırlar.  Hoca Sadeddin Efendi bu katliamını övünerek ve ballandırarak anlatarak şöyle demektedir: “Yörgüç Paşa bir Türkmen getirene bir hil’at adamış, bunu da tellallarla duyurmuştu. Bu yolla da pek çok Türkmeni temizlemiş oldu.”(…)

II. Mehmet döneminde (1480’de) Osmanlı içerisinde Hurufilik, İran ve Anadolu’da geniş taban bulmuştu. II. Mehmet’in en baş danışmanlarından olan Fahr El-Din, (Fahreddin); Hurufilerin ateşte yakılmaları için fetva verir. Bu fetva üzerine, Hurufiler, 1480’de Edirne’de bir Camiye götürülür, büyük bir ateş yakılarak Hurufilerin lideri ateşe atılarak yakılır, taraftarları idam edilir. Aynı yıllar, II. Mehmet tarafından, Hurûfilerle birlikte tüm inanç toplulukları saldırılara, katliamlara uğrar. Osmanlı devletinin o yıllarda (1468-1474) Karaman bölgesinde yarı özerk şekilde yaşayan Karamanoğullarıyla aralarında derin çelişkileri vardır. II. Mehmet, ilk defa Konya Karaman bölgesinde içlerinde Kızılbaşların da olduğu önemli nüfus topluluklarını, 1475’te Rumeli’ye sürgün eder.

II. Beyazıd Dönemi (1481-1512) Kızılbaşların durumları II. Beyazıd döneminde daha da kötüleşir. 1488’de Safevilerin başında Şah Haydar vardır. II. Beyazıd’la, Şah Haydar arasında saldırılar başlar. II. Beyazıd’ın bağnaz ve yobazları: Kızılbaşları, “kafirlik”le suçlarlar. II. Beyazıd, 1501’de İran’a saldırıya giderken Anadolu’da; “tutsak edilen tüm Kızılbaşların idam edilmesini” emreder. Sağ kalanları ise Yunanistan ve Mora’ya sürer.

 

Yavuz Sultan Selim, 25 Nisan 1512 tarihinde babasına darbe yaparak tahtı ele geçirir. Yavuz Sultan Selim’in 1512’de tahta geçmesiyle Kızılbaş sürgün ve katliamları hat safhaya varır. 24 Ağustos 1514’deki Şah İsmail ile Yavuz Selim arasında geçen Çaldıran Savaşı öncesi 40 bin Kızılbaş kılıçtan geçirilir. Yavuz, kendini haklı çıkarmak için Kızılbaşların Kuran’ı, camileri yaktıkları şeklinde iddialarda bulunur (bu camiye saldırdılar, camiyi yaktılar yalanı Cumhuriyet döneminde Maraş ve Çorum katliamlarında da yapılmıştı) ve bunun üzerine fetvalar yazdırır. Zulüm ve İftiralar Başlıklı yazı dizimizin birinci bölümünde Yavuz Sultan Selim’in (1512) Kızılbaş kırımı yapabilmek için Müftü Hamza’dan aldığı Fetva olmak üzere Osmanlı döneminde Kızılbaş’ların katli için verilmiş fetvalara özet olarak yer vermiştik.

      Alevi kırımına dair verilen fetvaları, Müneccimbaşı Ahmet Dede şöyle aktarıyor: “Selim Han Acem ülkesine savaşa karar verdiler. Ulemadan Kızılbaşlarla savaşmanın caiz olup olmadığına dair fetva vermelerini istediler. Ulema, Kızılbaşlarla yapılacak savaşın kâfirlerle yapılacak savaşlardan daha üstün olduğunu bildirip, savaşın olurluluğuna oybirliğiyle karar verdiler. (…) Önceden Eyalet Valilerinden tespit edilebilen kırk bin (40 bin) Kızılbaş’ın adlarını içeren defter geldi. Selim Han, hepsinin öldürülmesini buyurdu.” Görüldüğü gibi kendileri gibi inanmayanları, ötekileştirmek ve kırmak için fetvalar yayınlatıp insanlar üzerine savaş açıp katlediyorlar.

Yavuz Sultan Selim, Çaldıran Savaşı dönüşü 24 Kasım 1514’de Amasya’ya gelir ve konaklar, yörede Kızılbaş avına adamlarını göndererek katliamlar yaptırır. “Şubat 1515’de Yeniçeri ayaklanması ile pahalılığı ve kıtlığı bahane ederek, Alevi köylerinin topraklarına el koyarak Sünni eşrafa ve dönmelere “tımar” olarak verir. Amasya, Tokat, Çorum bölgesinde kırımdan kaçan Alevi köylerine Müslümanlar iskân edilir. Kılıçtan kurtulanlar ise dağlara sığınırlar.” Yavuz, Anadolu’da birlik ve beraberliği yaptığı ve yaptırdığı katliamlarla ortadan kaldırmıştır. Biz yüz binlerce masum insanı öldüren Yavuz için işlediği cinayetlere uygun bir sıfat kullanmaktan kaçınacak değiliz! Kaldı ki Yavuz, sadece Kızılbaşları katletmedi. Taht için “önüne geleni” öldürdü.  Babasını, kardeşlerini, kardeşlerinin çocuklarını ve yüz binlerce Kızılbaş’ı acımasızca öldüren bir katil… Kısaca anlatmak istediğim Yavuz işte bu!

Kanuni Sultan Süleyman (1520–1566) döneminde de Kızılbaşlar açısından bir şey değişmez. Yine bu dönemde zulüm ve katliamlar devam eder. Kanuni, Sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa’yı, haksızlığa ve zulme karşı isyan eden Kalender Çelebi’nin üzerine gönderir,  İbrahim Paşa, Kalender Çelebi ile birlikte hareket eden bazı beyleri para karşılığı satın alır, Kalender Çelebi’nin etrafındaki güçler bir gecede çekilir, ayaklanma bastırılır. Kalender Çelebi 1527 yılında Nurhak Dağlarındaki Başsaz Yaylasında başı kesilerek katledilir, Kalender Çelebi’nin kesilen başı İstanbul’a gönderilir.       Kalender Çelebi’nin yanında hiçbir zaman ayrılmayan Dulkadir Beylerinden Veli Dündar’ın da başı kesilerek katledilir.

Amasya ve Merzifon’daki Kızılbaşların cezalandırılmasına ilişkin (II. Selim (1566-1574) ve III. Murat (1574-1595) dönemi) buyruklar ile yörede keyfi katliamlar yapılır. III. Murat Dönemi (1574-1595) III. Murat’ta kendinden önceki Padişahlar gibi Kızılbaşları: “sapık inançlı”,  “rafizi” ve “kâfir” ilan eder. III. Murat, tahta oturur oturmaz, Kılıç Ali Paşa ve Koca Sinan Paşa ile Diyarbakır’da Kızılbaş sürgünleri başlatır. Anadolu’da pek çok Kızılbaş’ı esir edip, İstanbul’a getirtir ve başlarını vurdurur, sağ kalanları hapseder ve binlercesini de Balkanlara ve başta Kıbrıs olmak üzere yukarıda ismi geçen adalara sürgün eder

I. Ahmet Dönemi (1603-1617), bu padişah döneminde de Kızılbaşlar, zulüm, baskı ve katliama uğradılar. “Padişah I. Ahmed’in celladı, bir Hırvat devşirmesi olan Kuyucu Murat Paşa, sırasıyla kethüda, sancakbeyi ve ardından Diyarbakır, Anadolu ve Rumeli Beylerbeyliği yapmış ve 1606 yılında vezir-i azam olmuştur. Kuyucu, 1606’da vezir-i azam olduktan hemen sonra, Padişah I. Ahmet’in fermanıyla Anadolu’ya seferler başlatır. “Kuyucu, Haziran 1607’de Üsküdar’a geçerek harekete başlar ve 2 Temmuz 1606’de Üsküdar’dan Anadolu üzerine yürür, üç yıl Anadolu’yu kasıp kavurur, Celali isyanlarını bahane ederek Anadolu’da kanlı bir kıyım gerçekleştirir; kadın, erkek, çocuk, genç, yaşlı, suçlu, suçsuz ayrımı yapmadan on binlerce Kızılbaş’ı katleder.”

Katlettiği cesetleri çadırların önünde kazdırdığı kuyulara doldurtup otağından seyredermiş! Kuyucu Murat’ın “Kuyucu (lakabı) işte buradan gelir. Ünlü Osmanlı tarihçisi Naimâ anlatıyor: “…Bir gün pişgah-ı otakta (otağın üstünde) iskemle üzerinde oturup harfolunan (kazılan) bi’re (kuyuya) gelen adamları katlettirip doldurmağa meşgul idi. O sırada gördü. Halk verasında (arkasında) bir atlu sipahi, bir sabiyi (çocuğu) kenduye redif edip (ardından getirme) geçüp gider. Paşa emreyledi, varıp sabiyi at arkasından indirip huzuruna getürdüler. Oğlancığa: Sen ne yerdensin? Celâlî arasına neden düştün? Dedikte, sabî doğru söyleyip: – Falan diyardanım, kıtlık sebebinden babam beni alıp bunlara katıldı. Boğazımız tokluğuna yanlarınca gezerdik. Dedi. – Baban ne idi? Deyü soracak. –Şeştar çalardı ve anınla doyunuyordu. Vezir-i â’zam Murad Paşa başını sallayarak acı acı güldü. – Hay, Celâlîleri şevke getürdü. Deyup, Çocuğun katline işaret etti. İşaret üzerine çocuğu cellâtlara verdiler. Fakat cellâtlar: – Bu sabi masumu nice öldürelim?  Deyü çekilip, her biri bir tarafa gidip göz yumdu. Murad Paşa, emrinin neden geciktiğini sordukta, cellâtların çocuğa merhamet edip istinkâf ettiklerini bildirdiklerinde paşa: – Yeniçerilerden birisi öldürsün: Deyü buyurdu. Yeniçeri dilâvetlerine teklif olundukta, anlar dahi, sabiye bakıp:  Biz cellât mıyız cellâtlar bile merhamet etti. Vezir, kendi iç oğlanlarına emretti ki sabiyi öldüreler. Anlar dahi huzurunda dağılıp kabul etmediklerinden oğlancık meydanda kalıp, onu öldürecek adam bulunmadukça, ihtiyar vezir, arkasında kürkünü bırakıp ve kalkıp, sabiyi kendi eliyle alıp kuyunun kenarına getürüp, başını burup, boğazını sıkıp helâk ve kendi eliyle kuyuya ilkaa etti.” (…)

Kuyucu Murat’ın bu tutumu Osmanlı devletince çok benimsenmiş olmalı ki, “1658’de Sadrâzam olan bir başka devşirme, (IV. Mehmet Dönemi) Köprülü Mehmet Paşa’da aynı yolu izler. Köprülü önce kendisi Anadolu’da Osmanlı düzenini iyice yerleştirmek ister. Sonra da Boşnak İsmail Paşa’yı bu işle görevlendirir. İsmail Paşa, Anadolu’da 10.000 kişiyi haklı haksız tutup katleder. İsmail Paşa, Anadolu’da kimi yakaladıysa İstanbul’a Celâlî diye gönderir. Bu sırada Üsküdar’a geçmiş olan Padişah’ın huzuruna götürülen bu masum insanlar orada katledilirler.” Osmanlı Vak’a-Nüvisleri (tarihçileri) Naima ve Hoca Sadettin Efendi gibileri; kitaplarında bu zulüm ve katliamları ballandıra ballandıra anlatmaktalar.

Padişah II. Mahmut Yaptığı (1826) Katliam; Yeniçeri Ocağı 15 Haziran 1826 yılında II. Mahmut’un bir fermanı ile kapatılır. Kapatma kanlı ve insanlık tarihinin gördüğü ender vahşilikte yapılır. Sabah şafakla birlikte uyumakta oldukları kıtalarının etrafı kuşatılan yeniçeriler, teslim olmaları istendiği halde Yeniçeri kışlalarına ateş edilir. Kışlalar top ateşine tutulur. İçeride bulunan yeniçeriler paramparça olur, cesetleri havada uçuşur. Katliamdan kurtulmayı başaran yeniçeriler Belgrat Ormanlarına kaçar ve saklanır. II. Mahmut ormanı kuşattırır ve ateşe vererek burada saklananları diri diri yakar.

Padişah II. Mahmud, Yeniçeri Ocağı’nın ayaklanmasını destekleyen Bektaşilere çok hiddetlenir. Derhal Şeyhülislamdan onların cezalandırılmaları için fetva çıkartır. Bektaşilerin katli hakkında çıkarılan fetva şöyledir: “Müslim namına olan Zeydi Meşihat iddiasında olup eldad ve zindika itikadında olduğunu izhar ve bu veçhile dai-ül fesat olduğu şeran sabit olsa Zeydi’in Emrül-ulelemir ile siyasetten katli meşru mudur? –Elcevap: Allahı âlem vaciptir. Bu suretle zeyd veche muharrer üzre elhad ve zindika ile ahz olunduktan sonra tövbesi makbul olur mu?-Elcevap: Allahı âlem olmaz, belki katl olunur. Sahir ve Sai bifesad olan Zeyd Kablet tövbe ahz olunca Zeyd’e ne lazım olur?-Elcevap: Allah âlem katl olunur.”(…)

Çıkartılan (verilen) bu fetvanın ardından Müslüman (Sünni) tarikat şeyhleri ve ulema, Bektaşiler hakkında karar vermek için Babussaade Camisi’nde toplanır. Şeyhülislamın, görüşlerinin sorulması üzerine hep birlikte şöyle derler: “…İslam’ın şartlarına riayet etmedikleri, namaz kılmadıkları ve oruç tutmadıkları için katledilmeleri vaciptir.” Bu fetva üzerine, 3000’i aşkın Bektaşi katledilir, 6000’ine yakın Bektaşi ise sürgüne gönderilir. Bektaşi Yol önderleri Kıncı Baba, İstanbul Ağası Zade Ahmet Efendi ve Salih Efendi yakalanarak Tophane’de hücreye atılırlar. İlerleyen günlerde, Kıncı Baba’nın Üsküdar’da, İstanbul Ağası Zade Ahmet Efendi’nin Tophane’de, Salih Efendi’nin ise Bab-ı Hümayun’un önünde idam edilmelerine karar verilir ve bu karar uygulanır.

Aynı zamanda Şeyhül-İslam Muhammed Tahir, Hace Bektaş Postnişini Mehmet Hamdullah Çelebi hakkında fetvasına çıkarır. Çıkarılan bu fetvaya dayanılarak Hace Bektaş Postnişini Mehmet Hamdullah Çelebi Amasya’ya sürgün edilir. Diğer Bektaşi dedeleri ve babalarının kimisi Anadolu ve Trakya’ya sürgün edilir, kimisi de hapisle cezalandırılır. II. Mahmud, bu zulüm, katliam, sürgün ve cezalarla da yetinmez! “Hünkâr-ı Pir Bektaş Veli’nin postuna, postnişin olarak iki Nakşibendî Şeyh’i tayin eder. Bu Nakşibendî tarikatı şeyhlerinden biri Yusuf Ziyaeddin bir diğeri de Müderris Mehmet Sait Nuri Efendi’dir.

Hünkâr-ı Pir Bektaş Veli’nin postuna iki Nakşibendî Şeyh’inin atanmasının ardından 1834 yılında da Dergâh Avlusunun doğu köşesine bir Cami inşa edilir. 1834 yılında yapılan o Cami bugünde orada bir asimilasyon aracı olarak varlığını devam ettiriyor. Cumhuriyet’in hemen ilk yılında Padişah II. Mahmut’un yaptıkları onaylarcasına 30 Kasım 1925 tarihinde çıkartılan Tekke, Zaviye ve Türbelerin Seddine dair 677 Sayılı Kanun’la Hace Bektaş Dergâhı ve diğer Bektaşi Dergâhları gericilik yuvaları gerekçesiyle kapatılır. Mal varlıklarına el konulur ve kıymetli eserleri yağma edilir. Yağmadan kurtulanlar ise Ankara’da bulunan Etnografya Müzesi’ne alınır.

Aynı zamanda Dergâhların kapatılmasıyla birlikte Alevi-Bektaşi Yol önderlerinin Mürşitlik, Dedelik, Babalık ve Çelebilik gibi unvanları üfürükçülükle ve falcılıkla eşdeğer görülüp yasaklanır. Yapılan bu adaletsizlikler de “ilerleme-çağdaşlaşma” girişimi olarak topluma sunuldu ve ne yazık ki halende sunuluyor. Açıkçası toplumumuz dün olduğu gibi bugün de başta bu konular olmak üzere birçok konuda kimi “iç ve dış” etkenler eliyle manipüle edilip, yanlış bir algıyla yönlendirilip (yönetilip), gerçeklerin öğrenilmesinin önüne setler çekiliyor.

Sonuç: Cumhuriyet’in kuruluşunun 100’ücü yılını yaşıyoruz. Halen birileri dönemin koşulları diyerek yapılan zulümlere ve adaletsizliklere çeşitli gerekçeler uyduruyor. Ne acıdır ki; yaşadığımız bu yüzyılda toplumumuzun büyük bir çoğunluğu da uydurulan bu gerekçelere inanıyor. Ancak ve ancak en başta hep birlikte bilinçlenerek, net bir şekilde direnç göstererek, asimilasyona,  manipülasyona (hileli yönlendirmeye) ve yanlış algıyla yönlendirilmeye (yönetilmeye) dur diyebiliriz. Aşk ile.

 

EKLER:

 

Sazı ve Curasıyla iki Kızılbaş (Alevi) Hakikat âşığı!

       

1834 yılında Osmanlı Padişahı II. Mahmut tarafından Dergâh Avlusunun doğu köşesine yaptırılan Cami!  1834 yılında yapılan o Cami bugünde orada bir asimilasyon aracı olarak varlığını devam ettiriyor.

 

     KAYNAKLAR:

 

 1-  Müneccimbaşı Ahmet Dede- Müneccimbaşı Tarihi (Haz. İ. Erünsal)-Tecuman Yay. C: II, S, 456–457.

2- www.alevilerden-ozurdile.com,19.04.2010.

3- İsmail H. Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi Cilt. III, Bölüm I, S. 117

4- Mehmet Kabadayı, Osmanlı ve Cumhuriyet Dönemi Kitle Katliamları, Vesta Yay, 2015.

5- Öl İkrar Verme, Öl İkrarında Döme / Hakikatın Işığında Seçme Yazılar, Vesta Yay, 2023.

 

Mehmet KABADAYI.

İletişim: Mehmet_k.34@hotmail.com