IŞIK İNSANI IŞIĞA YÜRÜDÜ.

IŞIK İNSANI IŞIĞA YÜRÜDÜ.

Değerli izleyiciler iyi akşamlar Anadolu Abdalları çok büyük bir ozanını kaybetti. Neşet Ertaş’ı. Geçen hafta Neşet Ertaş’ı toprağa verdik. Tabi ki sadece Anadolu öksüz kalmadı Abdalların sazı da Alevilerin sazı da bir kez daha öksüz kaldı. Doğanın kanunu insanlar doğuyorlar büyüyorlar yaşlanıyorlar ve ölüyorlar. Ancak ortada bir görüntü var Kırşehir belediyesinin reklamı ile Neşet Ertaş’ın tabutu devlet töreni adı altında çok yoksul kendi deyişiyle “garip” gidişi bizleri çok üzdü ve düşündürdü. Bugün programımızı iki bölüm de gerçekleştireceğiz. 1. Bölüm de Neşet Ertaş’ı konuşacağız. İkinci bölümümde Alevilerin İnsan hakları Demokrasi eşit yurttaşlık sivil demokratik bir anayasa için 7 Ekimde Ankara da yapacakları yürüyüşü konuşacağız. Konuğumu size tanıtayım bir sanat insanı şair ama aynı zaman da Araştırmacı Yazar. Sevgili Ezeli Doğanay.

Hoş geldin

Eyvallah hoş bulduk.

Sevgili Ezeli sen Neşet Ertaş’ı Berlin’den birebir yakinen tanıyorsun. Öldüğü günde onunla ilgili Birgün gazetesinde “Işığın İnsanı Işığa yürüdü” birinci sayfada sürmanşet olarak bir makale yazdın. Sanıyorum 1978-79 yıllarında Almanya’ya gelmişti. Ama 1980 yılında bir soruşturma açıldı hakkında ondan dolayı ülkeye geri dönüş yapmadı. Sanıyorum sağlık sorunundan dolayı geldi Almanya’ya.

Evet, Neşet Ertaş politik bir mülteci değildi. 1978 yılında alkol ve sigara kullanımından dolayı parmaklarından felç geçirdiği için ülkede işsiz kalır bunun üzerine kardeşi kendisini Almanya ya davet eder ve tedavi görmek için geldi.

Bir konuşmamızda “Allah Alman devletinden razı olsun çoluk çocuğumuzu getirip kurtardık” dedi. Böyle hüzünlü bir durumu da vardı. Ancak Neşet’i diğer Alevi kökenli ozanlardan ayıran bir yanı vardı. Sistemle ezenle düzenle kavgalı değildi. Yani sanatını politik söylem üzerinden icra etmezdi. O daha çok sevda aşk konularında yoğunlaşırdı. Yalnız kimlik olarak aykırı bir kimlikten gelen bir sanatçıydı. İnancı sistem tarafından kabul görmüş bir inanç değildi. Bu açıdan bakınca da aykırı kimliği olan biriydi. Avusturalya’nın Melbourne kentinde yaşayan Halk Ozanı Cemal Acar onunla ilgili bir anekdotunu anlatırken şunları söylemişti. “ Ankara da bir evdeydik ben Neşet ve Mahzuni üçümüz birlikteydik. Mahzuni Şerif Duvaz çalınca Neşet Ertaş kalkıp semah döndü” Yani Alevi kimliğini belki çok yoğun yaşamıyordu ama Aleviydi. Hakka yürüyünce bir cem evinden değil de bir camiye götürülerek oradan hakka uğurlanması acı vericidir. Böyle bir vasiyetinin olduğunu da sanmıyorum.

Neşet Ertaş’ın sanat çizgisiyle ilgili kısaca bir iki ek şey söyleyecek olursam Neşet Ertaş aynı zaman da bir halk ozanıydı ve yazdığı şiirlerinde tapşırma olarak Garip mahlasını kullanırdı. Yazdığı şiirlerinin genel olarak teması ise Aşk, Ayrılık ve Yoksulluk yoğunlukluydu. Bunda yadsınacak bir şey yoktur çünkü onun yaşamı oydu. İçinden süzülüp geldiği değerler onlardı yoksulluğu iliklerine kadar yaşadı.

Leyla ile Mecnun hikayesi çok bilinen bir hikayedir. Hele halk ozanları bunu çok iti bilirler. İlkin 1141 yılında Azerbaycan da doğan Nizami Gencevi adında ki Kürt ve Azeri bir şair tarafından kaleme alınan Leyla ile Mecnun mesnevisi daha sonra yine bir Kürt şair olan Fuzuli, 1535 yılında mesnevi dilinde kaleme almış olduğu bir efsanedir Leyla ile Mecnun aşk hikâyesi.

Bu aşk hikâyesi Neşet Ertaş’ta soyuttan somuta dönüşür ve kendisi gibi sanatçı olan Leyla’ya tutulur. Onun aşkı uğruna babasını ve ustasını bile siler. İşte Neşet Ertaş’ın adına bozlaklar, türküler yazdığı o büyük aşkın öyküsü…

Neşet Ertaş için Leyla bambaşkadır. Çünkü Ertaş, bütün türkülerini en büyük aşkı, karısı, 3 çocuğunun annesi olan Leyla için yakmıştır. 8 yıl evli kalıp ayrılmalarına rağmen Neşet, Leyla’sından hiç vazgeçmemiştir. Neşet ile Leyla 1959’da Ankara’da tanışırlar.

Neşet, 1957’de ilk plağı “Neden Garip Garip Ötersin Bülbül’ü İstanbul’da yaptıktan sonra 2 yıl Beyoğlu gazinolarında çalışır. Daha sonra Ankara’ya gelir. Çalıştığı pavyonda kendisi gibi şarkı söyleyen Leyla’yı tanır. Çabucak âşık olur bu güzel kadına, hemen evlenmek ister.

Babası Muharrem Ertaş bu evliliğe karşı çıkar. Oğlu Leyla’dan vazgeçmeyince oğluna şu türküyü yakar;

“Temiz ruhlu, saf kalplisin, şöhretsin
Hakkın vardır evlenmeye evladım
Mevla’m sana yapanları kahretsin
Aslı bozuk alma dedim evladım.”

Babasının Leyla’ya ‘aslı bozuk’ demesi Neşet’i çok incitir. Cevap olarak şu türküyü yakar:

“Ulu arıyorsan analar ulu
Sevmişiz biz onu olmuşuz kulu
Analar insandır biz insanoğlu
Aslı bozuk deme gel şu insana.”

Neşet, Leyla ile 1960’ta evlenir. Muharrem Ertaş bunun üzerine oğluna şunu yazar:

“Küsmedim Neşedim kahrettim sana
Baban değil miydim sormadın bana
Olan olmuş yavrum ne deyim sana
Sen aklını yitirmişin evladım.”

Muharrem Ertaş’ın bu evliliğe karşı çıkmasının nedeni Leyla’nın bir pavyon şarkıcısı olması değildi aslında. Leyla Boluluydu. Oysa Muharrem Ertaş, Kırşehir Abdallarındandı, Bektaşi’lerdi. Abdallar hep kendi aralarında evlenirdi. Muharrem Ertaş oğlunun kendilerinden bir kadınla evlenmesini istiyordu. Bu evliliğe karşı olan sadece Neşet’in babası değildi. Leyla’nın ailesi de istememişti. Buna rağmen evliliklerinin ilk yıllarında çok mutluydular. Döne, Canan ve Hüseyin adını verdikleri üç çocukları oldu. Neşet askerliğini evliliği sırasında yaptı. O askerdeyken, Leyla’nın ailesi bu evliliğin üzerine kâbus gibi çöktü. Neşet askerden döndüğünde artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. O mutlu yuva yoktu. Aşkın olmadığı yerde de Neşet olmazdı elbette. 1968’de ayrıldılar. Leyla, şarkıcılığa döndü. Birkaç kaset yaptı ama başarılı olamadı.

Neşet ise Leyla’nın ardından yaktığı türkülerle bir efsaneye dönüştü. “Vefasız Leyla”, “Azdı Yaralarım Sar Leyla Leyla”, “Yazımı Kışa Çevirdin”, “Sevda Gitmiyor Serde Amanın Leyla”, “Bir Leyla Misali Mecnun Olanlar”, “Gitme Leylam Gitme Yolumuz Irak”, adında ve içinde Leyla geçen türküleriydi.

7’den 70’e herkesin bildiği “Evvelim Sen Oldun Ahirim Sensin”, “Gönlüm Hep Seni Arıyor Neredesin Sen” ve “Kendim Ettim Kendim Buldum” türkülerini de Leylası için yakmıştı.

Almanya’dan 2000 yılında geri döndü. Neşet Ertaş, kendisini Türkiye’ye dönmeye ikna eden güvendiği dostu, Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Bayram Bilge Tokel’dir. Ertaş 68 yıllık ömrünün 62’sini müziğe vermiş bir ustadır. Ülkeye geri dönüşü sadece onun fiziksel anlamda geri dönüşü değildi bu aynı zaman da raflarda tozlanan unutulmaya terk edilmiş Neşet Ertaş’ın tekrar ete kemiğe bürünerek tekrar bozkırın tezenesine dönüştürdü.

2000 yılına kadar sahip çıkılmayan hatta unutulan ülkeye dönmeseydi belki de burada ölecek ve mahlası gibi çok garip bir şekilde gömülecekti. Tabi ki böyle büyük bir sanatçıya sahip çıkılması çok güzel bir olay da neden şimdiye kadar yok edilmeye terk edildi düşünülmesi gereken nokta burasıdır. Cem Karaca 1960’larda onun için “Ülkemizin milli cazıdır” diyordu. Bu kadar önemli ve büyük bir sanatçıyı TRT ne yazık ki geçmişte onu mahalli sanatçı basitliğine indirdi. Sonra tekrar aynı hızla iki bin yılında ülkeye dönünce yukarılara çıkarılması kafalarda soru işaretleri yaratıyor.

Aslında bu iniş çıkışlar iyi incelenirse olay anlaşılır ve çok ders vericidir. Devletin sanatçı karşısında ki çifte standarttı ortaya çıkmış olacak. Türk sistemi ceberut katı baskıcı ve bağnazdır. Kendi halkına düşman bir sistemdir. Bu karakterde olan bir sistem bir kişiyi elinden tutup çok yukarılara çıkarıyorsa kafalarda soru işareti oluşması gerekir. Ya sistemin karakteri değişmiştir ya da sanatçının.

Neşet Ertaş hep şunu derdi belki özel konuşmalarınız da sana da demiştir. “Evlat Abdalın sırtında hırkası olursa önünde de bir dilim ekmeği olursa kendisini padişah zanneder.” O sözü çok meşhurdur onun.

O otantik yanı vardı. Kendi geleneklerine göreneklerine örf ve adetlerine sıkı sıkıya bağlıydı. Nereye giderse gitsin hangi ortamda bulunursa bulunsun o geçmişe bağlılığı onda gözlemlemek mümkündü. Konuşmalarında hareketlerinde davranışlarında bunlar belirgindi onda. Neşet Ertaş abdal geleneğinden geliyordu. Köçeklikte vardı onda. Aynı zaman da Alevilik öğretisi ile de ilintili bir olaydır Köçeklik. Alevi Kızılbaşlıkta Pirin yanında sürekli yardımcı konumunda köçek olur. Köçeklik olayı Kızılbaş Alevi edebiyatında kimi deyişlerde de geçer.

17. yüzyıl Şairlerinden Hasan Dede bir şiirinde Köçekliği şöyle anlatır.

Eşrefoğlu al haberi
Bahçe bizde gül bizdedir
Biz de Mevla’nın kuluyuz
Yetmiş iki dil bizdedir

Erlik midir eri yormak
Irak yoldan haber sormak
Cennetteki akan ırmak
Coşkun akan sel bizdedir

Âdem vardır cisme semiz
Abdest alır olmaz temiz
Hakk’ı dehleylemek nemiz
Bilcümle vebal bizdedir

Arı vardır uçup gezer
Teni tenden seçip gezer
Canan bizden kaçıp gezer
Arı biziz bal bizdedir

Kimi sofi kimi hacı
Cümlemiz Hakk’a duacı
Resul’ü Ekrem’in tacı
Aba hırka şal bizdedir

Biz erenler gerçeğiyiz
Has bahçenin çiçeğiyiz
Hacı Bektaş KÖÇEĞİYİZ
Edep erkân yol bizdedir

Kuldur Hasan Dedem kuldur
Manayı söyleyen dildir
Elif Hakk’a doğru yoldur
Cim ararsan dal bizdedir

Ancak köçekliği ikiye ayırmak gerek.

1. Gruba giren köçekler kendilerini dini bilgilerle donatmış yetkin insani kamil ve Pirin yanında sürekli gezip taliplerinin sorunlarını çözen Pire yardımcı olan kişidir. Hasan Dede’nin şiirinde de bu anlatılmaktadır.
2. Gruba giren köçeklik ise yedi yaş gibi çok erken yaşlarda başlayan köçeklik eğitimi 14 yaşına kadar sürer ve bu yaştan itibaren köçekler profesyonel dansçı olarak mesleklerini sürdürürlerdi. Anadolu’nun bazı bölgelerinde hâlâ varlıklarını sürdüren köçeklik geleneği özellikle Kastamonu yöresinin zengin bir kültürü olarak yaşamaktadır. Neşet Ertaş’ın alttaki şiirinde anlattığı köçeklik ise ikinci gruba girmektedir.

15 Kıtalı “Türkü Baba’nın Hayat Destanı Şiiri” adlı destanın da köçekliğini şöyle anlatır.

“Zalim kader devranını dönderdi
Tuttu bizi İbikli’ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler

Anam Döne İbikli’de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de per perişan olunca
babamgile buradan göçek dediler

Zalım kader tedbirimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti
Yardım etti Yerköy’üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler”.

Şunu da hemen anlatayım onun yaşamında özellikle “Leyla” esiniyle yazdığı şiirler çok önemlidir. Bazı şiirleri Anadolu insanının diline pelesenk olmuştur. “Evvelim sensin Ahirim sensin” şiirinde olduğu gibi ama şiirleri kadar güzel olan ve belki daha da kalıcı olacak olan müziğidir. O kendi müziğine hava derdi ve bence müziği onun sanatında daha önceliklidir.

Sevgili Ezeli Devlet ile çok çatışan yanları yoktu dediniz Neşet Ertaş için ama devlet kendisine Devlet sanatçılığı unvanı verdi onu almadı “Ben devlettin değil halkın sanatçısıyım” diyerek ret etti.

Yaklaşık 56 yıllık sanat hayatında eserlerinde adını ve soyadını hiç kullanmadığını, kendisini hiç bir zaman ozan ya da âşık olarak da nitelemediğini vurguladı. Ancak adını soyadını kullanmadı ama mahlas olarak “Garip” kullandı.

Kendini “Ozan” ya da “Âşık” olarak nitelendirmiyordu ancak gazetelere verdiği beyanatlarda da şöyle bir serzenişte bulunuyordu. “Zeki Müren’den bugüne kadar sanatçı olup da benim türkülerimi söylemeyen kalmadı.” Bilindiği gibi Âşıklar/Ozanlar türküler yakar şiirler yazar.
Şunu da eklerdi “Benim türkülerimi herkes söyleyebilir. Tek şartım sözünü tam söylesinler, sazını tam çalsınlar ve duygusunu hissetsinler. Bir tek bunu istiyorum.”

Devlet sanatçılığının verdiği ödülü reddetme olayına gelince; kendisi şunları söyledi “O dönem Süleyman Demirel cumhurbaşkanıydı. Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, ‘hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor’ diyerek teklifi kabul etmedim.” Diyor. Yani politik bir reddiye yok burada tam tersine sanat yapan herkesi devlet sanatçısı olarak görüyor sadece sanatçılar arasında bir ayrışıma neden olmamak için kabul etmediğini söylüyor.

Ancak sevgili Ertaş devletin parlamentosu tarafından kendisine verilen “üstün hizmet ödülünü” kabul ediyor ve “Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım.” Diyor.

Sevgili Ezeli Alevi kitlesi Neşet Ertaş’ın cenazesinin Cem Evinden değil de camiden kaldırılmasına tepki gösterdi. Yandaş medya da karşı saldırıya geçerek “Tabi ki devlet sanatçısı konumunda olan bir kişinin cenazesi camiden kalkacak. Niye Aleviler Müslüman değil mi? Yoksa Alevilik başka bir din m?” gibi manşetler atıllar. Bu konuda neler düşünüyorsun?

Türkiye de medya sistemden bağımsız değil. Objektif olaylar karşısında hakkaniyetçi davranım asıl doğruları kendi sayfalarına taşıyan bir basın geleneği bizim ülkemizde hiçbir zaman olmadı. Birileri bir yerlerde düğmeye basıyor ve bunlar da hemen hareketlenip o birileri her kimse onun fikirlerinin doğrultusunda haber hazırlıyorlar. Devlet henüz Aleviliği bir inanç olarak kabul etmediği için Anayasada da bunu ayrı bir inanç olarak görüp güvence altına almadığı için Aleviliğe ve Alevilere karşı yok hükmünde davranıp hareket etmektedir.

Aleviliğe İslam ölçüleri üzerinden değer biçmek ya da tanımlamak yanlış. Farklı iki ayrı öğreti iki ayrı inanç iki ayrı tapınım biçimidir. Evrenin oluşumu ve yaradılış konusun da Biri Monoteisttir diğeri panteisttir. Biri ölüme inanıyor üç dünya üzerinde kurgulamış öretişini Bu dünya Cennet ve Cehennem. Biri hayır diyor “Her şey bu dünyadadır” ve Reenkarnasyona inanıyor. Çevre algısı farklı biri doğayı ağacı dağı taşı nehir vs. kutsuyor diğeri “Tapılacak tek ilah Allah’tır” diyor. Bir insanı inancının merkezine alıyor diğeri İnsanı kul’laştırıyor. Biri kadını “Ana”lıkla ödüllendiriyor diğeri erkeği kadına egemen kılıyor. Aklı eksik olarak görüyor. Bunlar hemen şimdi aklıma gelen farklılıklar biraz düşünürsem yüzlerce farklılıklarını ortaya çıkarırım. Bu kadar birbirine zıt olan iki öğreti aynı inancın mensubu olabilirler mi?

Selçuklu Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti devlet dini olarak İslamiyet’i kabul ettiği için Alevilik ve diğer inançlara yaşama hakkı tanınmamıştır. Bu yüzden de Osmanlı döneminde Aleviler 16 sefer katliamdan geçirilmiştir. TC döneminde de biliyorsunuz dünkü tarih olduğu için hepimizin hafızasında hala canlılığını korumaktadır. Koçgiri/Dersim/ Muğla/ Sivas/ Maraş/ Çorum/ Gazi/ Madımak/ gibi. Osmanlı tarihçileri bu Alevi katliamlarına kılıf uydurmak için şaki Kızlbaş’ların hıyaneti olarak değerlendirirken TC de kendi döneminde ki Kızılbaş katliamlarını örtbas etmek için Kızılbaş Kürt İhaneti olarak isimlendiriyor.

Osmanlı zulmüne karşı her ne kadar direnen toplulukların öncüleri Kızılbaş Aleviler olsa da o ceberut sisteme karşı Kızılbaşların yanında yer alan başka inanç ve etnik topluluklarda vardı. Kimi toplumbilimciler bu başkaldırılar uhrevi değil dünyeviydi diyor. Yani dinsel baskıya karşı başkaldıran topluluklar özünde inançsal kimliklerinden dolayı değil sınıfsal konumlarından dolayı başkaldırdılar diyorlar.

Bugün olaya baktığımız zaman Alevilerin istemlerinin pek değişmediğini görüyoruz. Yine herkes için demokrasi, insanca yaşam, eşitlik, laiklik ve seküler bir yaşamdan yana olduklarını sesleri çıktığınca duyurmaya çalışıyorlar. Bu istemlerini dillendirirken de kendisi içinde şunu diyorlar “Kapımıza çarpılar koymayın. Biz 73 millete tek nazarla bakıyoruz. Kimseyi kimseden ayırmıyoruz. Herkesi can olarak kabul ediyoruz. Sadece insanın değil bütün canlıların yaşamından yanayız.” Diyorlar.

Farklı iki inanç ise ortak noktalarda nasıl buluşacak nasıl bir olacak bunlar?

İnançlar üstü evrensel istemler var. Eşitlik, Özgürlük, İnsanca yaşam, Demokrasi, Laiklik, Sömürüye karşı durma, Kadın hakları vs. Bu istemler doğrultusun da bu söylemi dillendiriyorlarsa eğer Aleviler bütün inanç ve etnik yapılarla eylem birliğine giderler. Ancak inançsal çelişkiler veya farklılıklar var zaten ve olması da doğaldır. Eğer bu farklılıklar olmasa aynı olurlardı zaten Ya Aleviler Müslüman olurlardı ya da Müslümanlar Alevi olurlardı. Farklı oldukları için bir ilik uyuşmazlığı var ancak Alevilerin istemleri birileri kendi inancının bünyesinde toplanıp kendi değerlerinin etrafında birleşmesi değil. Alevilik öğretisi İslam gibi misyoner bir tapınım olmadığı için buna uygun değil. Ancak İslam zorluyor, asimile ediyor imha ediyor. Alevilerin karşı durduğu nokta bu kim nasıl istiyorsa öyle yaşasın.

Sen başka ozanların eserlerini alıp kendi adına okuyan ya da değiştiren şiirler ve şairler üzerine 10 yıl boyunca çalıştın. Sonunda iki cilt halinde “Sahibini Arayan Şiirler” adıyla çok önemli bir araştırma kitabı yayına hazırladın. Neşet Ertaş’ta da var mı böyle başka ozanların şiirlerini kendine mal etme olayı?

Maalesef onda da var. Prof. Dr. Erol Parlak Garip Bülbül Neşet Ertaş, Hayatı – Sanatı Eserleri 2, Demos Yayınları Barış Matbaası, İstanbul – 2013, s.501’de “Karlar yağdı başa Leyla’m” eseri şu şekilde aktarılmaktadır Söz ve müzik: Neşet Ertaş bilgisiyle Söz ve müzik İzzet Altınmeşe’ye aittir. [Erol Parlak notu: Bu eserin MESAM veri tabanında söz ve müziği İzzet Altınmeşe adına kayıtlı, aynı müzik, farklı sözlerden oluşan bir versiyonu bulunmaktadır.]. Sözleri Evren Seçkal tarafından gönderilen bu türkü 67,686 defa görüntülenmiştir. «Yazımı Kışa Çevirdin (Leyla’m)» isimli türküye ait nota kaydı bulunmaktadır.

Yazımı kışa çevirdin
Karlar yağdı başa Leyla’m
Viran oldu evim yurdum
Ne söylesem boşa Leyla’m

Her an gözümde perdesin
Nere baksam sen ordasın
Mevla’m ayrılık vermesin
Göğde uçan kuşa Leyla’m

Yardan ayrı kalmak ölüm
Söyle ne olacak halim
Böyle kader böyle zulüm
Gelir Garip başa Leyla’m

Oysa Eser ne Garip (Neşet Ertaş) ne de İzzet Altınmeşenindir. Ünlü “Kerem ile Aslı” hikâyesinin kahramanı olarak tanınan 16. yüzyıl âşıklarından Âşık Kerem’in eseridir.

Yazımı kışa çevirdin
Bak gözümde yaşa Leylam
Mevla’m ayrılık vermesin
Göğde uçan kuşa Leyla’m

Aşkınla yaktın sinemi
Aldın gittin benden beni
Viran eyledin hanemi
Vurdun taştan taşa Leyla’m

Sevgili Ezeli verdiğin bu yararlı bilgilerden dolayı çok teşekkür ediyorum.

Ben teşekkür ediyorum.

:::::

Ezeli Doğanay

( TV 10″da yayınlanan  Zeynel Gül’le söyleşiden )

Please follow and like us:

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*