Din ve Felsefe Açısından Kızılbaşlık -10-

ŞAMANİZM ve KIZILBAŞ TÜRKLER

İnsanlar ilk doğduğu sosyal çevrede atalarından miras kalan kültürle yaşamı anlamaya çalışırlar. Daha sonra bazı toplumların birinci ve ikinci kuşakları, bazı toplumların ise üçüncü kuşağı, çeşitli nedenlerle kültürel değişimlere uğrar. Bu değişimler din kültürü başta olmak üzere dil ve mekân (Coğrafya) şeklinde gerçekleştiği görülür. Kişi ve toplumları değişimlere mecbur eden nedenlerin başında, şu iki olay büyük rol oynamaktadır. Bazen başka toplumların saldırı ve baskıları, bazen de iklimsel ve ekonomik nedenler.
Dünyada birçok toplumun yaşamsal gerçekliği bu doğrultuda olduğuna göre, Türkler bundan nasıl etkilenmişlerdir? Burası çok büyük önem taşıyan konudur. Çünkü Türklerin din, dil ve bölge değişimlerini incelediğimizde, dünyadaki diğer toplumların yaşadıklarından daha derin anormallikler görülmektedir. Bunlara geçmeden önce, Türklerin yaşanmış olan gerçek tarihlerini özetleyerek devam etmeye çalışalım.
Mevcut elde bulunan kaynaklardan da anlaşıldığı gibi, Türklerin hepsi Orta Asya Kıtasının Ural-Altay dağ etekleri ile Seyhun ve Ceyhun Irmağı kıyılarında, kendilerine has Şamanist dini bir kültürle hayata başlamışlardır. Yaklaşık olarak M.Ö. 250 yıllarından itibaren, Doğu Hun, Batı Hun ve Göktürk Devleti adıyla, Şamanist din ve Öz Türkçe dil yapısını M.S.700 yıllarına kadar yaşatmışlar. Türklerin belirtilen tarihlerden daha önceki yaşamlarıyla ilgili birtakım abartılı ifadeler olsa da doğruluğu kanıtlanmadığı için burada yer verilmeye gerek duyulmadı.
Örneğin; M.Ö.7000’lerde Sibirya’nın doğusunda yaşadıkları, daha sonra Türklerin ilk imparatorluklarının M.Ö. 1700’lere kadar götürülmesi gibi düşüncelerin ileri sürülmesi inandırıcı gelmiyor. Çünkü bunu kanıtlayan kaynaklar bulunmuyor. Bu tarihlerde Türklerin devlet ve yaşam politikalarını ifade eden bir belgenin olmaması, Türklerin söz konusu tarihlerde yaşamış olsa dahi, bunu başkalarına anlatmak oldukça zor. Söylenenler hayalden ibarettir. Sürekli varsayımlara dayanmak o konunun doğruluğundan çok yokluğunu ifade eder. Diğer bir yanlış ifade ise 114 Türk Boyunun hepsini birer devlet gibi gösterilme çabasıdır.
Orta Asya’dan göç eden Selçuk Bey liderliğinde yaklaşık on iki Türk aşireti Müslümanlaşarak miladi 1030 yıllarında Büyük Selçuklu, 1177’de Anadolu Selçuklu ve 1299’da Osmanlı adlarıyla Devşirme devlet kurmuşlardır. Ancak bunların hiçbirisine Türk devleti denilemez. Çünkü devletin resmi dili Farsça ve Arapça olurken, din kültürü ise İslam’a göre şekillenmiştir. Türklükle ilgili herhangi bir bağları söz konusu değildir. Diğer taraftan İslamiyet’i kabul etmeyen Türk Oğuz boylarından Türkmen, Yörük, Çepni, Peçenek, Kıpçak, Tahtacılar, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna kadar İslam’dan uzak durmuşlardır. Avar ve Uygurlar gibi diğer bazı Türk boylarıysa, tahmini 1500 yıllarına kadar Şamanist ve Manicilik inancıyla yaşayıp, ifade edilen tarihten itibaren İslam’a geçmiş oldular. Şamanizm’in Türk kültüründeki önemini ve özelliklerini kısaca şöyle ifade edebiliriz.
Şamanizm; düalist dinler içerisinde yer alan ikili bir Tanrı inancına sahiptir. Bunlar; Kara Bö (Kötü Tanrı) ve Ak Bö (İyi Tanrı) şeklindedir. İbadet biçimi ise, yaşadıkları Obaların merkezinde büyük çadırlar kurarak, yazları önünde, kışları ise içerisinde yaktıkları ve ateşin etrafında toplanıp, Kadın Kamlar (Dini Bilgin) rehberliğinde müzikle birlikte çeşitli Şaman beyitleri söyleyerek ibadetlerini yerine getirmişler. Şaman dininde ilk dönemler kadınlar dini yetkinlik ve bilginlik yaparken, daha sonraları bu görevi erkeklerin de yürüttüğü belirtilir. Ve aynı zamanda, Şaman Kadınlar, yaşadıkları çağın Lokman Hekimleridirler.
İslamiyet’i kabul eden Türk yöneticilerin büyük çoğunluğu, Türk toplumunun Şamanizm’i unutması ve terk etmesi için, Şaman kadınları büyücü cadılar olarak aşağılamayı hâlâ sürdürüyorlar. Bu da bir halkın kendi öz değerlerine saldırısının en açık ifadesinden başka bir şey değil. Hâlbuki ilk Tıp Bilimi; Büyücüler, Simyacılar ve Kimyacılar sayesinde günümüz modern şeklini almıştır. Şamanizm inanç ve yaşam şeklinde erkek egemenliğinden asla kimse bahsedemez. Aile ve toplumsal yönetimde kadın (Ana) başta gelir. Kadının bulunmadığı yerde, Anayı temsilen “Baba veya Kadının Eşi” yerine getirir. Daha açık bir ifadeyle, Orta Çağ’da Tek Tanrılı karanlık düşünceler hâkim olmaya başlarken, adlarını saymış olduğumuz en az yedi Türk Oğuz Boyu buna karşı direnmiştir. İslamiyet’e karşı direnen Türk boylarının ne kadar yerinde ve haklı bir tavır koyduklarını şundan anlıyoruz.
Kırık dökük şekilde de olsa Şamanizm’den kalan ve günümüze kadar getirilen kadın – erkek eşitlik anlayışı, Kızılbaş Alevi Türklerin inanç, yaşam ve insani ilişkileri en büyük tarihsel kanıtlardandır. Çünkü bir toplum kadına dini, hukuki ve sosyal özgürlüğünü tanımış ise, o toplum her türlü yenilik ve çağdaşlığa tüm yönleriyle açık demektir. Alevi Türkler öz atalarından alıp getirmiş oldukları bu tarihi değeri, İslam’ın tüm katliam ve baskılarına rağmen, Kürt Kızılbaşlarla birlikte Anadolu’da yaşatmayı başarmış tek topluluktur.
Türkiye’de dâhil İslam ülkelerine baktığımızda, Müslümanlığın var olduğu günden bu zamana kadar kadın aşağılanmaya devam ediyor. Kadını hayvanla eşdeğer görme, çocuk doğuran makine, saçı uzun aklı kısa ve cinsel obje şeklindeki anlayışı sürdüren bir din anlayışı, yerin dibine sokulmalıdır. Bu yüzdendir ki, İslamiyet dünyanın en geri topluluklarını oluşturuyor. Şamanizmin, İslam’dan daha ileri ve hümanist yapıya sahip olduğunu bilen Türkik Müslüman devlet yöneticileri, toplumun bu gerçeği anlamaması için Şamanizmi hem kötülemektedirler hem de tarihte hiç yaşanmamış gibi gösterme çabası içerisindeler. Şöyle bir soruyla devam etmeye çalışalım.
Türkler günümüze kadar Şamanist inanç kültürüyle yaşamış olsaydılar, gelecekleri nokta ne olurdu? Bu değerlendirmeyi iki ana temel yapıdan yola çıkarak cevaplamak mümkün.
Birinci nokta; Türkler Şamanist kalsaydı, en azından kadını şeytan değil de bir insan olarak görürlerdi. Bunu Şintoizm, Hinduizm, Brahmanizm, Budizm, Zerdüştlük, Manizm, Taoizm ve Konfüçyüs gibi inançların mevcut olduğu Asya ülkelerindeki insani ve hümanist bir yapının, Türklerde de mümkün olacağı söylenebilir. Müslüman Türklerde ise İslam’la birlikte kadın aşağılanıp şeytani varlık olarak görülür. İkinci bir önemli değerlendirme noktası ise; Türkler Anadolu gibi her tarafından ekonomi ve kültür fışkıran zengin topraklarda Şamanist olarak yaşasaydılar, toplumsal yapının her alanında kadının, erkekle maddi, manevi, sosyal ve hukuki açıdan aynı haklara sahip olduğu, Batı ve Avrupa ülkeleriyle aynı seviyede yaşamaları imkânlar dâhilindeydi.
Müslüman olmayan Asya ve Uzak Doğu ülkelerinden Japonya, Çin, Güney Kore, Kozey Kore ve Hindistan’da en azından kadın üzerinde Müslümanlığın yaptığı gibi bir baskı ve aşağılama asla söz konusu değil. Bu ülkeler sosyal ve hukuk başta olmak üzere teknolojik açıdan da önemli gelişmeler kaydeden toplum olmalarının nedeni inançlarındaki doğacılık felsefesidir. Bir toplumda kadınların din, hukuk, ekonomik, sosyal ve siyasal olarak erkekle aynı haklara sahip olması demek, o toplumda gelişimin önünde herhangi bir engel kalmamış demektir.
Türkler; Asya’nın ortak kültürel yapısıyla birlikte, Anadolu gibi zengin kültür ve ticaretin merkezinde bulunduğu halde, İslamiyet’i kabulle birlikte Asya ve Avrupa ülkelerinden daha geri bir duruma düşmüştür. Eğer Türkler İslamiyet yerine, Şamanizm din kültürüyle yaşasalardı, gelişmiş Asya ülkelerinden daha ileri bir seviyede olacaklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Türkler diğer Asya toplulukları gibi arayışçı bir karaktere sahiplerdi. Bu karakterle Anadolu gibi kültür ve ticaretin merkezinde Şamanist bir kültürle yaşamak demek, Orta Doğu’yu da önemli ölçüde değiştirip dönüştürmektir. Ancak ne zaman ki İslamiyet’e sarılmaya başladılar, o günden itibaren yerinde saymaya devam ediyor. Buna örnek olarak her iki Selçuklu Devleti ve Osmanlı’nın ekonomik politikalarındaki “Talan ve Ganimet” mantığını gösterebiliriz. Bu yüzden üç tane büyük İmparatorluk tuzla buz olmuştur.
Diğer yandan, Orta Asya’da yaşayan Türk devletlerinin de İslamiyet’i kabul etmeleriyle, durumları diğer Müslüman ülkelerle benzerlik taşımakta.
Cumhuriyet Türkiye’si, her seferinde İslam mantığını öne çıkarması yüzünden, hiçbir bilimsel ve teknik icada imza atmamıştır. Sürekli başkalarından satın alarak kullandığı araçlarla modern olduğunu iddia etmesi de şovenizmle ayakta kalma mantığıdır. Ve Türklerin bu şoven yapılarına bütün dünya gülüp geçiyor. Sonuç olarak; Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet yönetimleri, Anadolu gibi ekonomik ve kültürel zenginliğine sahip bir bölgeye yerleşmelerine rağmen, ileri ve modern bir toplum olamamışlardır. Her şey yüzeysel ve göstermelikten öteye geçmiyor. Bu yüzden şu düşünce her zaman inanın aklına en uygun gelendir. Türkler Müslümanlık yerine, Şamanist kalsaydı veya ilk Anadolu’ya geldikleri gibi İslam yerine, Kızılbaşlık hâkimiyet sağlamış olsaydı, kesinlikle Türkiye Avrupa’da parmakla gösterilecek bir konuma ulaşırdı. Evet Şamanizm veya Kızılbaşlık; İslam dini gibi kadını aşağılayan, Tanrının ve dinin yanında insanının irade ve bilincinin bir öneminin olmadığını ifade eden, en ufak bir duygu ve düşünce söz konusu değildir. Bu yüzden Türkler İslamiyeti kabul etmekle, tarihlerinde ve hayatlarındaki en büyük hatayı yapmışlardır.

Şamanizm
Kelime olarak Türkçe “Kam ve Kamandan” gelmektedir. Anlamı ise insanların ruhsal ve Ahlaki yapılarını iyileştirmek, tedavi etmek, otamak manalarını içermektedir. Hint ve Sansktritçe dilinde ise Saman şeklinde ifade edilir. Anlam olarak, hareket eden veya hareket ettiren ruhsal güce dayanarak, doğal bir tedavi yöntemidir de aynı zamanda.

Şamanizm’in Temel İbadet Yapısı
Şaman dininde, dinsel görevleri yerine getiren Kadın ve Erkeklere Kam adı verilmektedir. Kamlar öncülüğünde Şamanlar ibadet ederken, Kara Bö ve Ak Bö adındaki iki Göksel ve Yersel Tanrıya karşı, minnet borçları olan ibadetlerini yaparlar. Bu ibadet sırasında ateş yanan ocak vb. yerlerde raks ederek ve bazen de Tütsü yakarak, Tanrılarına olan şükran duygularını yerine getirirler. Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse, Şamanlarda Ateş, Güneş ve Kadın kutsaldır. Bu kutsallık ilerleyen süreçlerde, Türkmenler tarafından Kızılbaş ve Alevi kelimelerinin var oluş kökünü oluşturan Ateş, Güneş ve Ana kültürüyle kutsanarak devam ettirilmiştir. Gerek Zerdüştlükte gerekse Şamanizm ve diğer doğa dinlerinin bu felsefi çıkışlarını şu tarihsel gelişmelerden anlayabiliyoruz.
Doğada var olan maddelerden tutalım, tüm canlı türlere kadar hepsi hem molekül ve hücresel olarak hem de duygu ve düşünce açısından, artı – eksi, negatif – pozitif, erkek- dişi, iyi – kötü şekilde ikili bir yapı ile var oluş sürdürülür. İşte Zerdüştlük ve Şamanizm, bu bilimsel formülden yola çıkmıştır. Hem doğadaki tüm canlı ve cansız varlıkların erkek, dişi (Eril- Dişil) şeklinde üremesini; hem de insanın duygu, düşünce, inançlarındaki iyilik ve kötülüğü temel alır. Böylece insanın günlük yaşamsal pratiklerindeki güzel ve çirkin tavırlarını bu temel felsefi yapı içerisinde değerlendirerek, toplumsal ahlaka yön verir. Örneğin insan rahat ve doğru bir yaşam içerisinde ise bu mutluluğunu Şamanizm’deki Aydınlık Tanrısı ( Ak Bö) sayesinde olduğuna inanılıyor. Başka bir insan ise, kötülük ve sıkıntılar içerisindeyse bunun Şamanizm’deki Karanlıkların Tanrısından (Kara Bö) kaynaklanan düşüncenin varlığı, insanın gerek doğal yapısına gerekse mantığına daha uygun geliyor. Çünkü diğer monoteist dinlerinde sürekli ifade edildiği gibi Allah her şeyi yaratan ve var eden en büyük güçtür denilmesi, insan iradesini ve ruhsal yapısını çöpe atmaktır. Diğer taraftan Şeytanın her güce sahip olduğu, insanı her zaman kötülüklere sürüklediği ifadeleri ise Allah’ı şeytanın karşısında zayıf düşürdüklerinden haberleri yoktur. İnsanın kendi iradesiyle yaptığı her türlü kötü şeylerin üzeri, şeytanın sayesinde olduğu, ibadet etmeyene kadar tanrının bu duruma müdahale etmemesi demek, Allah’ın şeytana gücünün yetmediği anlamına geliyor. Şeytanı tanrı kadar güçlü gösterip, diğer taraftan tanrının gücüne dayandırılarak insanı bir hiç saymak, insana ve doğasına tamamen aykırılık taşır. Bunlar maddi, manevi ve siyasal hilelerden başka bir şey değil. Şamanizmde ise gerek Kötü Tanrı gerekse İyi Tanrının insanların kendi düşünce ve yaşam pratiklerinden kaynaklandığını ya da var ettiğini ifade edip, İnsanın insanlığa yakışır şekilde eğitilip yüceltilmesiyle, İyilik – Ak Tanrıların Üst İnsanlar olduklarını ifade eder……

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*