PIR SULTAN’IN KAVGASINA KATILMAK

10959518_1603336703232961_3230477494069713550_n

 

PIR SULTAN’IN KAVGASINA KATILMAK
Ben Musa’yım sen Firavun

İkrarsız şeytan-ı lâin

Üçüncü ölmem bu hain

Pir Sultan ölür dirilir

Alevi-Bektaşi düşüncesinde/inancında “Pir Sultan”; Alevi-Bektaşi geleneğini, ötesinde “geriye dönüşüm”le insanlığı kucaklayan, o temelden beslenerek günümüze uzanan “çağdaş bir tavrın”, toplumsal ölçekte halk çıkarına/yararına dayalı bir “kavganın” taşıyıcısı olarak bilince çıkar.

Bu nedenle Pir Sultan’ı “söylemek”, Pir Sultan’ın kavgasına “katılmak”, özetle O’nu “yaşamak”; genelde “insan” görüntüsü altında ezilen/sömürülen bireye; özelde, “insanlık” görüntüsü altında halka yönelik bir “tapınmaya” katılmak; neye sayarlarsa saysınlar sonuçta “insan” olunduğuna inanmak demektir.

Pir Sultan’ı birey kimliğinden, yani “somut” yanından soyup arındırırken insan, kendisini de, yani kendi “somut” yaşamını da “soyar, arındırır”. O’nu incelemek ya da anlamak için yola çıkan kişi, önce O’nun “sırrı” çevresinde döner, sonra da “sırrına” erer; artık O’nu savunmakla yetinmez, O’nu yaşar, O’nun kavgasına katılır. (1)

“Anadolu halkının bağrında açmış bir kızıl güldür Pir Sultan. Kişiliği, özü, sözü halkla öyle içten içe kaynaşmış ki nerede kendisinin. Nerede halkın dile geldiğini kestiremezsiniz. Halk öldürülen sevgilisini kendi soluğuyla diriltmiş, diline diller, sazına sazlar katıp yaşatmış, ölüsüne dirisinden daha güçlü, daha etkili bir varlık kazandırmış, sönmüş bir canı binbir canla yeniden tutuşturmuş”,diyor Sabahattin Eyuboğlu. Uzunca bir tümceyle ikirciksiz anlaşılacak biçimde yerli yerine koyuveriyor Pir Sultan’ı. (2)

İnanç bağlamında Pir Sultan, Hak’la “bütünleşme” yolunda bir “yol eri”dir. “Ölmeden evvel ölerek” ya da “yaşarken dirilerek” Hakk’a ulaşan ve oradan yeniden “halka dönen” bir “ulu” kişidir. Düşünce bağlamında ise Alevilik-Bektaşiliğin “doğal sözcüsü” olan, halkın toplumsal “tepkisini” dile getiren, halkın toplumsal mücadelesine “öncülük/önderlik” eden, bir “insan-ı kâmil”dir.

İşte bu nedenle halk Pir Sultan’ı benimsedi, O’nu düzene/egemene yönelik “memnuniyetsizlik” kanalında besleyip büyüttü. Eğer bu benimseme, kucaklaşma, kaynaşma olmasaydı “halk”, söyleyemeyeceği şeyleri O’na söyletmezdi.

Susturulan ya da sesi kısılan halk, kendi “toplu bilincini”, Pir Sultan’ın kişiliğinde giydirip kuşattı; O’nun diliyle kendini anlattı; bir bakıma O’nun ağzından kendi söyledi, kendi eyledi. Bunu yaparken “bilimsel bir kaygı” gütmedi; “gönül meşrebi”ne uygun biçimde “bilimin engellerine” takılmadan, yapılamaz olanı yapılabilir kılarak özlemini, dileğini dışa vurdu.

Tasarım gereği halk, “belgelere” dayalı olarak tanımlanan tüm Pir Sultanlar’ı, “söylence” zemininde “bire” indirdi; onları, Pir Sultan geleneği ile kuşattı, bu geleneğin kimliğiyle, söylemiyle donattı.(3) Öyle ki Pir Sultan’da neyin/nelerin “somut” Pir Sultan’a ilişkin, neyin/nelerin topluma ya da söylence dünyasında “birlenmiş” toplumsal bilincin temsilcisi “soyut” Pir Sultan’a ilişkin olduğunu bilmek/bulmak olası değildir: Pir Sultan’da olan halkta, halkta olan Pir Sultan’dadır.

Ete kemiğe bürünmüş Pir Sultan’la, halkın toplumsal bilincinin giydirip kuşattığı Pir Sultan; halkının emek ürününe el koyan, onun kanıyla beslenen, dinini/kültürünü yadsıyan “Osmanlı Sarayı”na karşı başkaldırı kanalında “birleşip birlendi”. Dondan dona giren Pir Sultanlar’la bu inanç ve kavga geleneği, bu kişilik, bu düşünce ve söylem, hiç ölmeyecek bir biçimde “diriltildi”.(4)

Ortodoks Sünniliği ideoloji edinmiş Osmanlı egemen sınıfının temsilcisi Hızır Paşa; Pir Sultan’ı asmakla halkı cezalandırmak, sindirmek, kendisine yönelik başkaldırının önüne set çekmek ve sömürü düzenlerini sürdürmek; bu başkaldırıya düşünsel/inançsal yapı oluşturan Aleviliği-Bektaşiliği kökünden kazımak; Sabahattin Eyuboğlu’nun deyimiyle “halkından daha az kültürlü” olmak “ayıbından” kurtulmak istedi.

Peki Pir Sultanlar’dan kurtulabildi mi? Pir Sultan geleneğini susturabildi mi?

Hayır… Bin kere hayır: Susturmaya çalıştıkça sayısı arttı, sesi gürleşti.

Kanıt mı? İşte Sivas: Sivas’ta Madımak’ta 33 canın yakılması olayı; Ortaçağ değerlerini/kurumlarını “siper” edinerek palazlanan şeriatın bir “kalkışması”ydı. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Cumhuriyet’le birilikte iktidardan alaşağı edilen, hukuk yanı geçersiz kılınarak bir etik ve öte-dünya öğretisi olarak vicdanlara “itilen-sıkıştırılan” Ortodoks İslamın, bir “ayaklanma” denemesiydi. Egemenliğin Tanrı’dan alınarak halka verildiği süreci, “tersine çevirmek” isteyen köktendinci bir “cüretti”.

Olay karşısında devletin takındığı tavır, Cumhuriyet devletinin ne denli teokratik bir niteliğe büründüğünün kanıtı; olaylara neden olanlara yargının verdiği “destek”, şeriatçı güçlere “ödün”, devrimci-demokrat güçlere “acı” bir hatırlatma, gelecekte olacaklara “kara” bir gönderme oldu.

Karmaşık ve karanlık bir dönemi yaşıyoruz: İki yönlü bir “gelişmenin” kıskacına girmiş durumdayız. Bir yandan “özgürlük” yabancılaşarak “can güvenliği”ne indirgenirken, diğer yandan, şeriattan özgürleşme “şeriatla birlikte özgürleşme”ye, yani Ortaçağ’dan gelen feodal kurum ve değerlerle hesaplaşmak, hesaplaşarak gerçek demokrasiyi, gerçek laikliği yaşama geçirmek çabası, geçmişten günümüze uzanan feodal yargılara teslim olmaya, demokrasiyi “boğazlama”ya dönüşüyor.

Bu süreç bizi dün Sivaslar’a taşıdı; yarın nerelere taşıyacak şimdi onu tartışıyoruz. Sivas’ta canlarımızın diri diri yakılmasıyla bizler, bedeli ağır ödenmiş kimi dersler aldık. Gerçek demokrasiyi-laikliği kurmanın ve yaşatmanın şeriata “karşı” örgütlenmeden, şeriatı dünyasal olanın dışına atmadan olamayacağını öğrendik.

Demokrasi tarihin gündemine burjuvazi ile birlikte girdi. Burjuvazinin ilerici olduğu dönemde, köylü güçlerini de peşine takarak feodalizme karışı verdiği savaş koşutunda toplumsal yaşama geçti. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra “burjuva demokratik devrimi” kapsamında Anadolu toprağına taşınarak, bizim “kazanımımız” durumuna geldi. Ancak izleyen tarih sürecinde, burjuvazinin gericileşmesine koşut olarak bu durum “tersine” döndü. “Özgürleşen şeriat”la taraf olan burjuvazi, halk güçlerinin karşısında yerini aldı. Başlangıçta yalınızca kendisine seçenek ideoloji üretme “misyonunu” yüklediği şeriatın kendisinden de “bağımsızlaşması”na göz yummak zorunda kaldı. Şimdi güdümüne aldığı ya da güdümünde olduğu ulusal ya da uluslararası dinamiklerin çizdiği sınırlar içinde ve “ılımlı bir Sünni İslam” algılayışının bağlayıcılığında, toplumu “gütme”nin hesaplarını yapıyor.

Dün geride kaldı; bugün “emperyalizm” çağındayız. Burjuva kafayla-burjuva davranışlarla-yöntemlerle şeriattan özgürleşmenin, özgürlüğü, “yaşama hakkının ötelerine taşımanın” olanağı yok artık. Halk güçlerinin çözücü/yönlendirici olduğu bir süreçte “burjuva demokrasisinin halk demokrasisine” evrileceği bir dönemi yaşıyoruz.

Sivas’ta boğulmak istenen, yakılmak istenen Pir Sultan düşüncesiydi, Pir Sultan geleneğiydi. Ama “boğulmak” şöyle dursun; diri diri yakılan 33 canın canıyla “sulanarak” daha da boyutlandı.

Egemen sınıfın kendi bahçesinden, bu bağlamda Ortodoks Sünniliğin “kuşatma” altına aldığı kentlerdeki eğitim kurumlarından halkının “yararına” davranan/yüzünü ağartan bir tek insan bile yetişmezken; devletin uzağında, ıssız dağ başlarında, şuraya buraya serpilmiş, kelle koltukta yaşatılmaya çalışılan dergâhlarda/ocaklarda yoksulluk ve baskı, düzenin bir yaratısı olarak algılandı; insan “tanık” gösterilerek Tanrı kutsandı; memnuniyetsizlik, yoksulluğu ortadan kaldırmaya yönelik bir “eyleme”, “isyana” dönüştü. İşte bu toplumsal mücadele zemininde çağdaş insanlığa seslenen, onun kazanımlarını koruyan nice Pir Sultanlar yetişti.

Halka yönelik saldırıların yoğun olarak yaşandığı, sömürünün dayanılmaz boyutlara ulaştığı, yoksulun daha yoksul, azgının daha azgın olduğu bir ortamda, Anadolu insanının toplumsal belleğinin, toplu eyleminin/söyleminin bir simgesi olarak “Telli Kuran”ı elinde diyar diyar dolaşan Pir Sultan, özlemlerin, umutların kucağında beslenerek önce “kendi nesnel yaşamının” sınırlarını aştı, sonra da “halkı kurtuluşa” götürecek bir davranışın/eylemin/isyanın “taşıyıcısı” oldu.

PİR SULTAN’NI YARATAN DÜNYA

Gel benim sarı tamburam

Sen ne için inlersin

İçim oyuk, derdim büyük

Ben anın için inlerim

Anadolu toprağında ilk “feodal devlete” sıçrayış gerçekleşirken aynı süreçte, paylaşmacı/dayanışmacı değerlerle yüklü Asya kökenli göçerler, Hıristiyan özkaynağına İlkçağ’ın dünyalaşan değerlerini yeniden yorumlayarak karşı çıkan “Anadolu yerli halkı” ve İslam özakaynağına bâtın inançla başkaldıran Ali Yandaşları’yla buluştu.

Gelişmelere koşut biçimde İbrahim ortodoksisinden gelip Anadolu’ya uzanan İslam özkaynağı, yani “Şeriatçı İslamlık”; toplumsal muhalefet güçleri tarafından yeniden yorumlandı. Bâtın kanalda “ışık felsefesi”nin kucakladığı bir “halk inancı” yaratarak Şeriatçı İslam’a ve onun temsil ettiği egemen sınıfa başkaldırıldı.

Gelişmenin diyalektiği “çarpıcı ve yakıcı” sonuçlar üretti: İslamlık bâtın kanalda bir “örgütlü halk inancı” ya da“felsefi din” olarak evrilirken; zâhir kanalda bir “devlet dini”, bir “medrese Müslümanlığı” olarak biçimlendi.

Devletini dini “şeriata” yönelerek “resmi” ve “biçimsel” bir İslam inancını kemikleştirirken; halkın örgütlü inancı Yol’a yönelerek inancı “dünyalaştırdı”; paylaşmacı/dayanışmacı değerlerin ve etik kuralların ağır bastığı bir “yarı-ilahi ideoloji” yarattı.

Şeriatçı İslamlık devletin, düzenin, daha açık bir anlatımla Selçuklu ve Osmanlı egemen sınıfının ve bunların sömürü çarkının “taşıyıcısı” oldu.

Şeriat dışında ve ona karşı yapılanıp biçimlenen Alevcilik-Bektaşilik, devlet “olamadı” ama insanlığın yarattığı paylaşmacı/dayanışmacı değerlerin “son” taşıyıcıları olarak, yaşanan andaki “toplumsal muhalefet” insanıyla buluştu; bu değerlerin bir gün yaşama geçeceği “sınıfların olmadığı bir toplum düşü”nü, sürekli canlı tuttu; inanç öğelerinin ya da doğal, yüzyüze ve kendiliğinden ilişkilerin biçimlendirdiği “topluluk örgütlenmelerine” gitti. Anadolu’nun kırında ve şeriat kuşatması altında, “inanç-kültür karışımı” bir yaşama biçiminin belirleyiciliğinde “içe kapalı”, “kendine yeten”, “kendi koyduğu kurallarla kendini yöneten”, homojen yapılı “köy birimleri” oluşturdu.

Şeriatın güdücülüğünde devletin ezen, sömüren; Alevilik-Bektaşiliğin güdücülüğünde halkın ezilen, sömürülen ama “başkaldıran” rolünü oynadığı bu sürecin yaşanmasına koşut olarak dilleri, dinleri ve kültürleri birbirinden bütünüyle farklı “iki ayrı dünya” ortaya çıktı.

Aleviler-Bektaşiler, o koşullarda “sınıfsal çıkarların” belirlediği genel bir toplum örgütlenmesine gidememiş; genel bir halk örgütlenmesi yaratamamış olsalar da Ortaçağ koşullarında temel üretim aracı olan “toprak” ve toprağa bağlı “üretim”le kentlerin “zanaat” zemininde örgütlendiklerinden, Alevi-Sünni ayrımının da ötesinde üretici/yaratıcı olan Anadolu insanının düşünsel ve yaşamsal gereksinimlerini karşılayabildi, onların ekonomik/demokratik ve siyasal istemlerine yanıt verebildi.

Erdebil Dergâhı, İran topraklarında “devlet” biçiminde everilince, “güvercin donunda” Anadolu’ya ayak basan Hace Bektaş-ı Veli ve O’nun adıyla simgelenen Anadolu halkının toplumsal bilinci, Anadolu “örgütlü halk inancı”; orada, İran toprağında “iktidara” taşınmış oldu. Tersinden düşünürsek Safevi Devleti’ni biçimlendiren inanç ve düşünce kaynağı, Horasan kökenli “Anadolulu bir dervişe” bağlanmış oldu.(5)(6)

Karşı cephede ise şeriatın devletini “Yavuz Sultan Selim” ve izleyicileri temsil ediyordu. Halkın inanç dünyasına, toplumsal bilincine düşman bir kanalda kendilerini, Ortodoks Sünniliğin katı kuralları içine hapsetmiş durumdaydılar. İslam özkaynağını izleyerek kendilerini Arap Yarımadası’na zincirlemiş, başka kültür ortamında yaşayan, başka dilde konuşan, Mekke ve Medine’nin “çömezleri”nden başka bir şey değildiler.

Bu bağlamda Anadolu toprağında “şeriat-bâtıni yol kavgası” görüntüsü altında yaşanan şey aslında, Osmanlı egemen sınıfıyla halk yığınları arasındaki kavgadan başka bir şey değildi; şeriata karşı mücadelenin tarihi gerçekte Anadolu halkının toplumsal mücadeleler tarihiydi.

İşte Pir Sultanlar böylesi bir inançsal/düşünsel “altüst” oluş ortamında; halkın toplumsal başkaldırısı koşullarında doğdu; devlete, devlet dinine, şeriata “başkaldırının” taşıyıcısı, yaratıcısı oldular.

PİR SULTAN’IN YAŞAMI

Pir Sultan’ım kovar kaçanı

İndirirler yükseklerden uçanı

İkrar verip de ikrarından geçeni

Sürün dergâhtan yüzü kara olsun

A) BELGELERDE YAŞAYAN PİR SULATAN

XVI. yüzyılda(tartışmalı olmakla birlikte, 1510-1514 yılları arasında doğduğu sanılmaktadır) yaşayan Pir Sultan, Sivas’ın Yızdızeli ilçesinin Çırçır bucağına bağlı Banaz köyündendir. Asıl adı “Haydar” olan Pir Sultan, uzun boylu, ölçülü vücutlu, yakışıklı bir yiğittir. Kimi araştırmacılara göre Pir Sultan’ın üç oğlu ve üç kızı vardır. Bir şiirinde soyunun Horasan’dan Hoy’dan geldiğini açıklar.(7)

Pir Sultan, çocukluğunda çobanlık yapar; babasının koyunlarını otlatır. Gençliğinde, Osmanlı egemen sınıfının “ilahi ideolojisi”ne dönüşen Ortodoks İslamlığa karşı, “bâtınilik” temelinde “Yol” eğitimi alır; yani zâhir kimliğini terkeder, bâtıni kimlik edinir. Bir bakıma “ölmeden evvel ölür” ya da “yaşarken dirilir”.

Ölmeden evvel ölmekle Pir Sultan, yaşamıyla inancını “birleştirmiş”, halkın yanında, halkın yararı için kavga veren bir “er” durumuna gelmiştir.

Üstlendiği toplumsal misyonun gereği olarak bu korkusuz ve inançlı bilge, baskıcı ve acımasız Osmanlı yönetimiyle mücadeleye girişir. O dönemde Osmanlı İmparatorluğu’nun başında yaklaşık 40.000 Aleviyi-Bektaşiyi katleden I. Selim(1466-1520)’in oğlu Süleyman(1495-1566); İran Devleti’nin başında ise Şah Tahmasp(1524-1576) bulunuyordu. Anadolu halkı yoksul, ekonomi son derece bozuk; vergilerse dayanılmaz derecede ağırdı. “Kaba, görgüsüz, ilkel” kabul edilen göçer halk aşağılanmış ve yönetim dışı bırakılmış durumdaydı. Devlet yöneticileri, genellikle devşirme kapıkulu ocaklarının seçkinlerinin girebildiği, Enderun’dan sağlanmaktaydı.

Bu durum, özellikle Anadolu’nun kırsal kesiminde kimi ayaklanmalara yol açmaktaydı. 1510-1530 yılları arasında “patlak veren” ve güçlükle bastırılan Şah Kulu, Nur Halife, Şeyh Celal, Kalender Çelebi ve Baba Zünnun isyanları bunlar arasındadır.

Osmanlı yönetimince sert önlemler alınmasına karşın, temelde toplumsal yapının bozukluğundan kaynaklanan “Kızılbaş kökenli isyanların” bir türlü önü alınamaz.

İşte Pir Sultan bu çalkantı içinde, Hace Bektaş Veli düşüncesinin taşıyıcısı olan Şii Safevi Devleti’ni kutsayan, Şah’la birilikte despot Osmanlı yönetimine karşı olan bilge bir halk önderidir.

Burada şu soru akla gelebilir: Anadolu Alevileri ya da onların önderi Pir Sultan Abdal, Osmanlıya “ihanet eden bir hain” miydi?

Asla değildi: Tam tersine bu toprağın gerçek yurtseverleri-insanseverleriydi Anadolu Alevileri-Bektaşileri. Çünkü, Alevi-Bektaşi ayaklanmaları bir “fesat” hareketi ya da “mezhep” çatışması değildi. Kızılbaşların önderlik ettiği ayaklanmalar, temelde “toplumsal-ekonomik” nedenlerden kaynaklanıyordu. Bu ayaklanmalarda “Safevi propaganda” bir ölçüde etkili olmuştur denilebilir. Ancak, Anadolu Alevisi-Bektaşi hiçbir zaman Safevi Devleti’nin siyasal amaçlarına tam bir “destek” vermemiştir. Yaptıkları şey, girdikleri ekonomik ve toplumsal çıkmazda umutlarını Şah’a bağlamalarıdır. Safevi şahlarıyla Anadolulu bir dervişin, yani Hace Bektaş Veli’nin görüşleri İran’da iktidara taşındığı için “aynı inançta” oldukları Şah’ın, haksızlıklara son vereceğine inanmışlardır.

Anadolu’nun kimi bölgelerinde ayaklanan halkı Pir Sultan sazıyla sözüyle desteklemiş; haksızlığa isyan eden ve belli bir inancı paylaşan bu insanları “başkaldırmaya” çağırmıştır. Baskı ve zulmü kaldırmak, adaleti kurmak, Kerbelâ’da şehit edilen Hz. Hüseyin’in öcünü almak için “bir olalım” diye haykırmıştır:

Gelin canlar bir olalım

Münkire kılıç çalalım

Bir yürüyüş eyleyelim

Tevekkeltü taalallah

Osmanlı ordusunun, Erzurum’a hareket ettiği günlerde, kendini Şah İsmail olarak tanıtan biri isyan eder. Önce Hatay’da örgütlenir; ardından İç Anadolu’ya geçer; çalışmaları Yozgat, Kırşehir, Maraş, Malatya, Tokat ve Sivas yörelerinde yoğunlaşır. Pir Sultan da bu hareketin içindedir.

Serdar Lala Paşa, ordusuyla Sivas’a gelir. Şah İsmail ve yakın arkadaşlarının mahkemeye çağrılmalarını, gelmeyenlerin cezalandırılmalarını emreder. Şah, Fırat’ı geçerek kaçar; veziri yakalanır; askerleri dağıtılır. Ayaklanma daha hazırlık aşamasındayken bastırılmış olur. Pir Sultan “gizlenerek” kurtulur.

Ne var ki bir ayaklanma bastırılır, bir yenisi başlar. 1580’de Antalya’da Şeh Geldi ayaklanması “patlak verir”. Hemen ardından Erzurum sancağında yine bir “düzmece” Şah İsmail isyanı başlar(1589). Bunu haber alan Ordu-yu Hümayun, isyancıların üzerine yürür. Önde gelenleri yakalanır ve Erzurum’a gönderilerek asılır. İsyan hareketleri nedeniyle halkın durumu iyice sarsılmıştır. Pir Sultan bir şiirinde bu durumu şöyle dile getirir:

Bu yıl bu dağların karı erimez

Eser bâd-ı sabâ yel bozuk bozuk

Türkmen kalkıp yaylasına yürümez

Dağılmış aşiret el bozuk bozuk

İyice sıkışan Osmanlı yönetimi, isyanların “ateşleyici gücü” olarak algıladığı Pir Sultan’ı, susturmaya karar verir. Sert, acımasız bir yönetici olan Hızır Paşa, olaylara karıştığı savıyla Pir Sultan’ı tutuklatır.

Pir Sultan’ın ilk sorgulaması, hapsedildiği Paşa Kalesi’nde(Sivas) yapılır. İsyana ya da isyanlara karıştığını doğrulayacak “dişe dokunur” bir kanıt yoktur ortada; biraz “gözdağı” verilerek olay “kapatılmak” istenir. Ancak sorgu sırasında Pir Sultan’ın takındığı “ödünsüz” tavır, işin yönünü değiştirir.

Ondan, içinde Şah’ın adı geçmeyen bir şiir söylemesi istenir; söylerse bağışlanacaktır. Ama Pir Sultan buna yanaşmaz; yanaşmadığı gibi döner uyaklarla Şah’ın adını yineleyen bir şiir okur. Durum karşısında çılgına dönen Hızır Paşa O’nu, Paşa Kalesi’nden alır ve Toprak Kale’ye gönderir; alt katta bir odaya konur. Özür dilemesi, aman dilemesi önerisine Pir Sultan şu dizelerle karşılık verir:

Kadılar müftüler fetva yazarsa

İşte kement işte boynum asarsa

İşte hançer işte kellem keserse

Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan

Verdiği cevap üzerine Pir Sultan’ın odası değiştirilir; Kale’nin iç hücrelerinden birine götürülür; boynundan ve ayaklarından zincire vurulur.

Hızır Paşa Pir Sultan’a yönelik sevgi karşısında tek başına karar vermekten kaçınır. Durumu Padişah’a bildirip ondan gelecek cevabı beklemeye başlar. Bu arada Şah’ı sevmenin “ölümü” gerektirecek bir “suç” olamayacağını düşünen Pir Sultan, her şeye karşın kurtulacağını ummaktadır. Ama yanılır: Saray’dan gelen ferman olumsuzdur:

…….

Sultan Ali’m bir iş geldi başıma

Yana yana ağlanacak iş oldu

Malum olsun yârânıma eşime

Ferman geldi serim yere düş oldu

Ferman etkisini gösterir; çevreye “korku” salar. Çok sevdiği can dostları, kavga arkadaşları Pir Sultan’ı yalnız bırakır. Pir Sultan durumunu şöyle dile getirir:

Hani benim ile lokma yiyenler

Canı başı dost yoluna koyanlar

Sen ölmeden ben ölürüm diyenler

Dostlar da geriye kaçtı bulunmaz

Sonunda kaçınılmaz an gelip çatar; kararın uygulanma saati gelmiştir. Elinde kelepçe, boynunda zincirle Pir Sultan, Keçibulan(şimdiki Kepçeli) denilen semte götürülür. Bugünkü Sanayi Çarşısı’nın karşısında Kesimevi’nin bulunduğu yerde, sur dibinde ipe çekilir(yine tartışmalı olmakla birlikte, 1589 ya da 1590).(8)(9)

B) GÖNÜLLERDE YAŞAYAN PİR SULTAN

Belgelere dayalı olarak tanımlanan tüm Pir Sultanları halk, söylence zemininde bire indirmiştir. Onları Pir Sultan geleneği ile “kuşatmış”, bu geleneğin kimliğiyle, söylemiyle “donatmıştır”.(10)

Söylenceye göre Pir Sultan’ın asıl adı Haydar’dır. Yemen kökenlidir. Soy zinciri, Hz. Ali’nin torunlarından Zeynelabidin’e kadar uzanır. Ailesi ile Yızdızdağı’nın eteklerinde Banaz köyünde oturmaktadır.

Evinin önünde görkemli bir söğüt ağacı vardır; ağacın altında da ortası delik kocaman bir taş. Bu taşı Pir Sultan, sopasının ucuna takarak taa Horasan’dan getirmiştir. Zaman zaman taşın üzerine oturur, yakınlarıyla muhabbet eder.

Yedi yaşına geldiğinde, babasının koyunlarını otlatmaya başlar. Günlerden bir gün Yıldızdağı’nın eteklerinde sürüyü otlatırken yorulur; şöyle bir uzanayım da dinleneyim der; ancak uyuyakalır. Düşünde bir ses duyar. Sesin geldiği yöne baktığında; karşısında, ak sakallı bir ihtiyarın durmakta olduğunu görür; bir elinde dolu, diğer elinde elma vardır. İhtiyar önce doluyu uzatır ve Haydar’a;

“- Al oğlum bunu iç!”,der.

Haydar doluyu içer içmez, damarlarına bir ateş yürür. İhtiyar bu kez elmayı uzatır. Haydar elmayı alırken, ihtiyarın avucunun içinde balkıyıp duran “yeşil ben”i görür. O an anlar ki karşısında duran Hünkâr Hace Bektaş Veli’dir. Hemen sarılır, elini öper. Nur yüzlü ihtiyar;

“- Oğlum senin adın bundan böyle Pir Sultan olsun. Adın dört bir yana yayılsın; sazının üstüne saz, sözünün üstüne söz gelmesin. Ali evladının hakkını almada Tanrı yardımcın olsun. Adını ben verdim, yaşını Tanrı versin”,der ve gözden yiter.

Akşam olur, gece sabaha açılır; ama Haydar evine dönmez. Ailesi, konu komşu endişelenir. Hep birlikte aramaya çıkarlar; araya araya sonunda O’nu, Yızdızdağı’ının eteğindeki çimenlikte kendinden geçmiş “uyur” durumda bulurlar. Güzel yüzü “köpüğe” kesmiştir.(11) O an anlarlar ki Pir elinden “dolu” içmiştir. Uyandırırlar ve eline bir sazı verirler. Haydar’ın “can gözü” açılmıştır; saz çalıp söylemeye başlar.

Ünü giderek her yana yayılır. Sayılan, sevilen bir “Pir” olup çıkar. Her cuma canlar bölük bölük gelir; el bağlayıp dâr’a dururlar; nasip alırlar. Kapısında koçlar tığlanır, açlar doyurulur, çıplaklar giydirilir.

Sivas’la Hafik arasında kalan Sofular köyünden Hızır adlı bir genç de Pir Sultan’ın ününü duyar. Köyü bir zamanlar “Alevi” iken sonradan “azıp” yoldan çıkmıştır. O da bu nedenle köyünden ayrılmak istemektedir. Bunu fırsat bilir ve Banaz’a gelip Pir Sultan’a başvurur; önce azabı olur, sonra da müridi. Tam yedi yıl kapısında hizmet görür; edep erkân öğrenir. Derken bir gün;

“- Pirim, bana himmet edin de bir makama geçeyim, büyük adam olayım”,der.

Pir Sulatan düşünür taşınır ve;

“- Hızır, ben sana ruhsat veririm, dua ederim, gider büyük adam olursun, ama sonra da gelip beni asarsın”,diye karşılık verir.

Pirinden ruhsat alan Hızır, İstanbul’a gider. Padişah’ın sarayına varır. Pir Sultan’ın himmetiyle ilerler; sonunda paşa olur: Sonra da Sivas valiliğine atanır. Gel zaman git zaman “ikrarını” unutur, “düşkün” olur. Haram yemeye, fakir fukaraya zulmetmeye başlar. Namus gözetmez, hak aramaz olur çıkar.

Hiçbir zalim yardımcısız olamaz: Hızır paşa’nın da çok canlar yakan, ocaklar söndüren, haklıyı haksız, haksızı haklı çıkaran iki “kadı”sı vardır. Bunlardan birinin adı “Kara Kadı”, diğerinin adı ise “Sarı Kadı”dır.

Zalime ders vermek isteyen Pir Sultan, iki köpeğinden birine “Kara Kadı”, diğerine “Sarı Kadı” adını koyar. Köpeklerini sık sık;

“- Gel Kara Kadı, git Sarı Kadı”,diye çağırır durur.

Derken Pir Sultan’ın düşmanlarından biri bunu duyar. Koşup kadılara haber verir. Bunu duyan kadılar “küplere biner”. Adam salıp Pir Sultan’ı huzura getirirler ve yargılamaya başlarlar. Pir Sultan;

“- Tanrı’nın bildiğini kuldan niye saklıyayım, evet, köpeklerime sizin adlarınızı koydum”, der. Ardından da;

“- Ama, onlar sizden iyidir, siz haram yersiniz, onlar yemez”,diye de devam eder. Kadılar;

“- Nereden biliyorsun?”,diye sorduklarında Pir Sultan;

“- İsterseniz deneyelim?”,der.

Kadıların kabul etmesi üzerine kentin hacısı hocası bir kap “haram”, bir kap da “helal” yemek hazırlarlar. İşaretleyerek kadıların önüne koyarlar. Kara Kadı ile Sarı Kadı, oturup “haram yemeği” bir güzel yer. Hacılar hocalar da bu durumu gözleriyle görürler.

Ardından köpekler getirilir. Önlerine yine bir kap “haram”, bir kap da “helal” yemek konur. Hayvanlar kapları koklar ve “helal yemeği” yemeye girişirler.

Böylece hacılarla hocalar, kadıların haram yediğini öğrenmiş olurlar ve;

“- İyi köpek, kötü kadıdan üstündür”,derler.

Pir Sultan kalkar ve köpeklerin gözlerinden öper. Sonra sazını alıp bir “deme” söyler.

Yaşananlardan sonra kadılar kimsenin yüzüne bakamaz olur. Pir Sultan’ı bırakmak zorunda kalırlar.

Zaman geçer; günlerden bir gün Hızır Paşa, Kara Başlı Kör Müftü’ye; “Şah adını anmayı yasaklayan, Şah diyenin dilinin kesilip öldürüleceğini”, bildiren bir “fetva” yazdırır. Fetva , alanlarda okunur; meydanlara asılır; kimse Şah’ın adını açıktan anamaz olur.

Pir Sultan eski müridinin ettiklerini duyunca çok üzülür, öfkelenir. Fetva’ya uymaz; uymadığı gibi inadına, gittiği her yerde Şah’ı över, Hızır Paşa’yı yerer.

Kötüler, kötülüğünü hemen gösterir; koşup Hızır Paşa’ya durumu ulaştırırlar. Hızır Paşa, Pir Sultan’ı çağırtır. Huzura alınan Pir Sultan’a “ayağa kalkarak” saygı gösterir; izzet ikramda bulunur; türlü yemekler sunar. Ancak Pir Sultan hiçbirine el sürmez. Paşa merak edip nedenini sorduğunda Pir Sultan;

“- Sen düşkün birisin, yoldan çıktın, haram yedin, yetimlerin ahını aldın. Bu haram yemekleri değil ben, köpeklerim bile yemez”,der. Hemen pencereden seslenip köpeklerini çağırır. Pir Sultan’ın dileği, köpeklere malum olur; taa Banaz’dan koşup gelirler. Önlerine konan yemekleri onlar da yemez.

Bu aşağılanmaya çok sinirlenen Hızır Paşa Pir Sultan’ı, Sivas’taki Toprak Kale’ye hapsettirir. Ancak huzursuz olur; yine de eski pirine kıyamaz. Bir süre sonra O’nu huzura getirtir ve;

“- İçinde Şah’ın adı geçmeyen üç şiir söyle, seni bağışlayayım”, der.

Pir Sultan “üç deme” söyler; üç demede de Şah’ın adını anar. Herkes şaşkınlıkla Hızır Paşa’ya bakar ve kendi kendilerine;

“- Bir Kızılbaş parçası seni dinlemedi. Yazık olsun senin paşalığına”,diye mırıldanırlar.

Hızır Paşa’nın tepesi atar; öfke dolu bir sesle bağırır;

“- Günah benden gitti, atın şunu içeriye! Yarın sabah da asın!”,buyruğunu verir.

Öfkesini yenemez ve bir buyruk daha verir Hızır Paşa: Halkın, Pir Sultan’ı “taşlamasını” ister; taşlamayanların öldürüleceğini bildirir. Herkes bir “taş” alıp atar; ancak, bu taşlardan hiçbiri Pir Sultan’a “dokunmaz”. Halkın arasında bulunan ve Pir Sultan’ın “musahibi” olan Ali Baba, ne yapacağını bilemez. Ama, sonunda “korkudan” buyruğa uymak zorunda kalır. Ne var ki pirine “taş” atmaya eli varmaz; gizlice bir “gül” atar. Pir Sultan kendisine “gül” atan “musahibini” görür; çok üzülür ve acısını şöyle dile getirir: (12)

Pir Sultan Abdal’ım göğe ağmaz

Hak’tan emrolmazsa irahmet yağmaz

Şu ellerin taşı hiç bana değmez

İlle dostun gülü yaralar beni

Pir Sultan bu dizeleri haykırınca;

“-Bu adam hâlâ dilini tutmuyor!”,derler ve ipi boynuna geçirirler.

Halk dağıldıktan sonra Ali Baba dâr’da sallanmakta olan Pir Sultan’ın yanına varır; ayaklarına yüz sürer, ağlar. Kara haber Banaz’a ulaşınca Pir Sultan’ın ev halkı, konu komşu, rehberler, talipler, yerlere yüz sürerek ağlaşırlar. Kızı Sanem, derin acılar içinde sazına sarılıp ağıtlar yakar.

Söylence bu noktadan sonra iki türlü sonlanır:

Bir anlatıma göre; Pir Sultan darağacında iken Hak tarafından kendisine bir “köpek” gönderilir. Köpek yaklaşır ve can çekişmekte olan Pir Sultan’ın ayaklarının altında durur. Pir Sultan köpeğin üstüne basar ve ipini çözer. Köpek, Pir Sultan’ın yerine kendisini darağacına asar. Sabah kalkanlar bakarlar ki darağacında Pir Sultan’ın yerinde bir köpek asılı duruyor.

vİkinci anlatıma göre ise Pir Sultan’ın asıldığının ertesi günü halk kahvede toplanmış konuşurlarken içlerinden biri;

“- Duydunuz mu? Dün gece Hızır Paşa Pir Sultan’ı astırmış”,der. O anda bir başkası hemen söze girer;

“- Olamaz! Ben O’nu sabahleyin Koçhisar yolunda, Seyfebeli’nde gördüm”,diyerek olayı yalanlar. Derken bir başkası;

“- Senin yanlışın var. Ben O’nu gün ışırken Malatya yolunda Kardeşler Gediği’nde gördüm”,deyince bir başkası;

“- Yeni Han yolunda, Şahna Gediği’nde gördüm”;ardından bir dördüncüsü;

“- Ben Tavra Boğazı’nda gördüm”;der:

Dinleyenler şaşırır; kalkıp birilikte darağacının bulunduğu yere giderler. Darağacında Pir Sultan’ın “olmadığını”, yerinde “hırkasının” bulunduğunu görürler.

Meğer Pir Sultan darağacından inip yola koyulmuş. Bunu duyan askerler, yakalamak için peşine düşmüşler. Peşinden askerlerin geldiğini gören Pir Sultan, hızla Kızılırmak Köprüsü”nü geçmiş ve;

“- Eğil köprü, eğil!”,demiş. O an köprü eğilip suya “batmış”. Askerler, karşı yakada kalakalmışlar; Pir Sultan’ın keramet sahibi bir kişi olduğunu anlayıp geri dönmüşler.

Aseslerden kurtulan Pir Sultan, adını “Kanberoğlu” olarak değiştirir ve Şah’a gitmek için İran’ın yolunu tutar. Yolda, İstanbul’dan gelmekte olan bir “yol kardeşi” ile karşılaşır. Yol kardeşi ona kim olduğunu sorar; o da kendini tanıtır, ancak, inandıramaz. Çünkü, yol kardeşi, Pir Sultan’ın Sivas’ta asıldığını; bu yüzden ateşlerin “yanmadığını”, kazanların “kaynamadığını” söyler.

Söylenceye göre Pir Sultan sonunda Horasan’a ulaşır; Şah’ın huzuruna çıkar. İzleyen yıllarda Horasan’dan ayrılıp Erdebil’e gider ve orada Hakk’a yürür.
ESAT KORKMAZ Devamını Gör

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın