KAYIP EFSANE – PİR SULTAN ABDAL

10984489_1604671439766154_8525476002102209060_n

KAYIP EFSANE – PİR SULTAN ABDAL

Herkes sevdiğini tanır sesinden
Bizlere bu nida haslar hasından
Kırkların içtiği dolu tasından
Bir sen iç sevdiğim bir de bana ver

Pir Sultan Abdal

Söylencelerin, destanların içinde beraberce yaşayan gerçekler ve gerçekleri kavrayan, koruyan, süsleyen ve taşıyan masalsı öğeler çoğu kez tutkuyla birbirlerine bağlanmışlardır.

Destanlar düşsel anlatımlarla geçmişin gerçeklerini günümüze taşırlar. Gururlandığı, ilham aldığı ve kimliğini bulduğu geçmişine duyduğu hayranlık ve köklerinden kopmama arzusu, halkı destan yapmaya zorlar. Destanlar bir bakıma, yapma tarihe karşı halkın lirik ve masalsı çıkışlarıdırlar.
Resmi tarih güdümlüdür. Gerçekleri değil, uygun olanı, zorlama bir kurgu ile ortaya koyar. Halk, geçmişini karartan ve istila eden uydurma senaryolara, yarattığı destanlar aracılığı ile karşı koyar. Bu yüzden halkın hafızasında şiirsel anlatımlarla ve soylu bir vefa duygusu içinde yaşayan destanları, muteber bir tarih yazımı olarak kabul etmek daha akılcıdır. Destanlar çoğu kez resmi tarihten çok daha ileri bir tarih görüşü barındırırlar.

Dayatma tarih tezlerini ortaya atanlar, türlü iletişim imkânlarını ve tekellerinde bulundurdukları eğitim araçlarını kullanarak sayısız tekrarlarla bu tezlerin kabulünü zorlarlarken bir yandan da gerçeklerin izlerini silmeye ve/veya o izlere ulaşmayı imkânsız hale getirmeye çalışırlar.
Efsaneler bir ülkenin tüm insanlarına tek bir geçmiş, tek bir kimlik giydirme telaşında olanların bir türlü ulaşamadıkları ve tahrif edemedikleri toplumsal arşivlerdir. Bu yüzden asıl tarihi ortaya koymada bugün, geçmişte olduklarından daha fazla değerlidirler.

Masal ile gerçeğin birbirine kenetlenmiş uyumlu birlikteliğinde, masalın nerede bittiğini, gerçeğin hangi katmanda başladığını bilebilmemiz için özenli bir kazıya gereksinim duyarız. Bu kazı içinde gerçekleri ve gerçekleri temsil eden sembol anlatımları zamanın tahribinden kurtarmak ve gereksiz dolgulardan ayıklamak için belli disiplinlere ihtiyacımız vardır. İşte bu noktada “efsanenin arkeolojisi” ya da “destanın arkeolojisi” yeni bir tanım ve el değmemiş bir alan olarak karşımıza çıkar.

Pir Sultan Abdal Efsanesi’ne kaynaklık eden gerçek olayların ve asıl kahramanların ortaya çıkarılmasını hedefleyen bir “efsane arkeolojisi” denemesine ihtiyaç olduğu aşikardır.
Pir Sultan Abdal, erkânına, ikrarına, dostuna ve davasına sonuna kadar bağlı kalmış bir yol ulusu, bir yüce Alevi bilgesidir. O aynı zamanda alçak bir cinayetin kurbanı, tarifsiz bir ihanetin mağdurudur. Onun efsanesi tatlı dillerin destanıdır. Makedonya’da, Deliorman’da, Dimetoka’da, Ege kıyılarında, Akdeniz adalarında, Toroslar’da, Sivas, Malatya, Erzincan, Maraş ve Kars illerinde, İran’da ve Azerbaycan’da ve daha nice yerlerde bin yıldır kuşaktan kuşağa onun hikâyesi anlatılır. Dalmaçya Kıyıları’ndan Hazar Denizi’ne kadar olan coğrafyada onun adını duymayan yoktur. Bu geniş coğrafyanın halkı ona bilgeliğin, onurlu ve ödünsüz olmanın, inandığı dava için tereddüt etmeden canından vazgeçebilmenin timsali olarak büyük hürmet beslerler.

Bu efsanevi kimliğin üzerini kazmak, masal toprağının altında bir yerlerde tutuklu kalmış esası aramak, bizleri zaman tümülüsünün içinde şaşırtıcı ve buruk bir yolculukla baş başa bırakır. Bu yolculukta bizleri en fazla zorlayan, daha yolun başında geçilmez bir duvar olup önümüzü kapatan, çok tekrarlandıkları için bugüne kadar tartışılmaz doğrular olarak kabul görmüş devasa yalanlar ve dillerde pelesenk olmuş asılsız hurafelerdir. Önümüze gerilen perde ne kadar kalın ve karanlık olursa olsun yolculuğun gizemli çekiciliği ve kendi geçmişimizi usul usul keşfediyor olmanın heyecanı ile ufkumuzu karanlığın arkasındaki aydınlık bölgeye taşırız. Doğrulara o kadar ihtiyacımız var ki belki de aşılmaz yollarda bizlere rehber olan, bilgiye duyduğumuz bu açlık, dimağımızı kurutan bu susamışlıktır.

Pir Sultan Abdal Efsanesi seksen yıl kadar önce çok sıkıntılı sayılabilecek bir dönemde, kendi halkının güvenli sığınağından derlenerek gün yüzüne çıkartıldı. Yeni kurulmuş bir cumhuriyetin kendi hayat tarzından ve çerçevesini kendi çizdiği bir tarih anlayışından başkasına tahammülünün olmadığı günlerde, Alevilerin yüksek dozda bir tedirginliği damarlarında hissettikleri, onların en huzursuz ve en ürkek yıllarında yazıya geçirildi.

Ülkeyi saltanatın ve hilafetin baskı ve karanlığından kurtarıp çağdaş çehreli yeni bir “ulus devlet” yaratma çabasında olan yeni cumhuriyetin öncü kadroları, ülkede var olan ve binlerce yıldan o güne çeşitli kültürlerin ve uygarlıkların üst üste yığılması ile oluşmuş hayli zengin halklar, inanışlar ve geçmişler mozaiğinin üzerini bir kireç tabakası ile kapattılar. Lozan Antlaşması ile azınlık olarak kabul edilenlerin dışında kalanların, aynı etnik kökten geldikleri, aynı inanışa sahip oldukları ve aynı ortak tarihi paylaştıkları, Ankara’dan tüm yurda tebliğ edildi. Bu tebliğ gereğince sözlü tarih yazınları olan Anadolu destanlarına ve efsanelerine de yeni biçimler verildi. Bu bağlamda Pir Sultan Abdal
Efsanesi resmi tarih yazıcıları tarafından yeniden şekillendirildi.

Pir Sultan Abdal’ın sözden yazıya geçirilişinden bu yana onun hakkında yüzlerce kitap ve makale yayınlandı. Bu metinler içinde Pir Sultan Abdal’ı doğru zaman ve gerçek tarafları ile ele alıp inceleyen tek bir çalışmaya rastlanılmaz. Bu ana kadar onun hakkında yazanlar, kuruluş yıllarının milli duyarlık çizgileri içine hapsolmuş söylemleri tekrarlamak ya da bu söylemlere kanıt üretmeye çabalamaktan öteye gidemediler.

Pir Sultan Abdal Efsanesi sancılı bir dönemde, son derece olumsuz koşullar altında yazıya aktarıldı. Koca bir destan, Anadolu halkının özenle koruyup ortak hafızasında taşıyarak yirminci yüzyıla taşıdığı bin yıllık bir tarih, cumhuriyetin kalıplarına sığdırılmak, yeni kurulmuş devletin kabullerine uygun hale getirilmek için öylesine umarsızca budandı -ve sonradan gelen araştırmacılar bu uygulamayı o kadar gönülden sürdürdüler- ki seksen yılın sonunda efsane tanınmaz hale geldi. Bir köklü efsane ve bu efsane ile birlikte büyük bir insanlık mirası, bir uzun geçmiş, kayboldu gitti.

Pir Sultan Abdal hakkında kaleme alınan tüm metinlerde onun on altıncı yüzyılda Orta Anadolu’da doğduğu ve yaşadığı yüzyılda ortaya çıkan bir Alevi isyanına önderlik ettiği bu sebeple isyanı bastırmak üzere devrin Osmanlı padişahı tarafından İstanbul’dan bölgeye gönderilen Hızır Paşa eli ile yüzyılın sonlarına doğru katledildiği anlatılır. Böyle bir yakıştırmaya nasıl ulaşıldığını anlayabilmek mümkün değildir. Çünkü oturmuş bir arşivleme geleneğine sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun gerek merkezde tutulan mühümme defterlerinde gerek taşra sandıklarında ne on altıncı yüzyılda ne de tüm imparatorluk hayatı boyunca başka zamanlarda Pir Sultan Abdal hakkında ya da onun önderlik ettiği söylenen Alevi isyanı hakkında bir kayıt bulunmadığı gibi, herhangi bir Alevi isyanı ile ilişkilendirilebilecek bir Hızır Paşa’ya da rastlanılmaz.

Bu son derece açık ve anlaşılır delil yetersizliğine rağmen Aleviliğin uzak geçmişine giden yolu kapatan ve Pir Sultan Abdal’ı sıradan bir Safevi propagandacısı haline getiren bu desteksiz söylemin sorgulaması bugüne kadar hiç yapılmamıştır. Pir Sultan Abdal Efsanesi’ne ilişkin bu ana kadar sürdürülen tartışmalar, üçüncü dereceden kahramanlar ve önemsiz olaylar üzerinden sürdürülmüştür. Metinlerine Osmanlı “mühümme defterleri”nden birkaç yaprak ekleyerek yazdıklarına akademik bir hava ve ürünlerine zahmetli bir araştırmanın sonucu süsünü veren onlarca Pir Sultan Abdal araştırmacısı arasında esası irdeleyen hiç olmamıştır.

Eğer Pir Sultan Abdal’ın izi, kör bir inatla saplanıp kalınan on altıncı yüzyılda ve sonrasında bulunamıyorsa onu daha eski geçmişlerde aramak için elimizde yeteri kadar gerekçemiz var demektir.
Pir Sultan Abdal’ı kendi zaman dilimine ve gerçek kimliğine kavuşturmak, bunu yaparken de Aleviliğin asıl geçmişine giden yolda sanal engellerden birini daha etkisiz hale getirilmelidir..
Akıp giden yüzyıllar efsaneyi kılıktan kılığa sokarlar, bir sesten başka bir sese taşırlar. Fırtınalar, savurdukları topraklarla gerçekleri toprağın derinliklerine hapsederler. Resmi ruhsatlı ve kirli paslı istilalar efsaneyi acımasızca kemirirler. Ancak tüm bu olumsuzluklar, sistemli ve sürekli olarak efsaneyi tahrif etseler de, efsanede anlatılan olayları hiç olmamış gibi yeryüzü kabuğundan silip atamazlar. Bir yerlerde mutlaka efsane ile gerçekler arasında köprü olacak izler kalır. Bu izler söze kanıt olurlar. Efsane, bu kanıtlarla masal gömleğinden sıyrılıp gerçek hüviyetine bürünür.
Bugün gelinen noktada Pir Sultan Abdal Efsanesi’ni üzerini örten yanıltıcı katmanlardan arındırmaya çalışırken sürpriz sayılabilecek destekler bizleri sarmalıyorlar. Efsanede anlatılan gerçek olaylardan geriye kalan fizikî kalıntılar, zamanın tahribatından kurtulabilmiş olmanın mağrurluğu içinde birer birer ortaya çıkıp sancılı bir coğrafyanın ve acılı bir halkın kaybolmuş tarihine ışık tutuyorlar. Uzak arşivlerin içine gizlenmiş kimi yazılı belgeler, bu hüzünlü tarihin ve kendi utançlarının tanıklığını yapıyorlar.

Uzak anılar, unutulmaya yüz tutmuş bir geçmişten bugüne ulaşmış nesnel kalıntılar aracılığı ile ıssızda kaybolmuş bir höyüğün tozunun, toprağının arasından başlarını kaldırmışlar “Bütün bunlar yaşandı, bizler gerçektik” diyorlar. Eski bir el yazması kitabın tozlu sayfalarını bir zamanlar var olduklarının delili olarak önümüze sürüyorlar.

Zamanın sonsuzluğu içinde hiç yaşanmamış gibi yitip gitmemek için direnen o mahzun anıların bu son seslenişlerini kayıt altına alma vakti gelmiştir.

Erdoğan Çınar-KAYIP BİR ALEVİ EFSANESİ

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın