Kadın-Ana

DEVRİMCİ ALEVİLER BİRLİĞİ (DAB) (10) Bektaş Özgür
‘’KadınAna’’

‘Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde,DAb kadinana
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde,
Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok,
Noksanlık da eksiklik de, senin görüşlerinde’.
Hace Bektaş Veli.

Ulu Pir’e atfedilen bu dörtlüğün ana teması, kadın erkek eşit sayıda dönülen görsel semah, cem töreninde kapıdan içeri kadın ve erkeğe ‘Can’ diye hitap, Alev-i toplumunda kadın-erkek eşitliğinin içselleştirilmiş kanıtıdır. Ayrıca, kadının Alev-i yaşamı içinde ki önemi, değeri ve mertebesi diğer inanç toplumlarından niteliksel olarak farklıdır. Bu fark, binlerce yıllık tarihsel süreçte kadının insan nesline kazandırdığı maddi, manevi ve sanatsal estetik değerler bütünlüğü içinde oldukça belirgindir. İnsanlık tarihinin belli evresinde kadına belli meziyetlerinden dolayı ‘Ana Tanrıça’ (MA) payesi verilerek yüceltilmesi, kadının insanlığa verdiği hizmetlerin manevi ödülü niteliğindedir. Kadının; insanlığın çok boyutlu gelişim evresinde sergilediği yetenek ve becerisiyle toplum nezdinde kazandığı saygınlık, Onun Anadolu da binlerce yıl kutsal Ma (ana) mertebesine yüceltilmesi, ortakçı ve sevgi temelli toplumun oluşmasında manevi bir güç, sevk ve idaresinde belirleyici etken olmuştur.

Hamilelik döneminin belli evresinden sonra ve doğum sonrası süreç kadını eve bağlamış, ilkel yaşam ortamda bebeğin bakımı ve koruma yetersizliği çocuğun sık hastalanmasına sebep olmuş, tedavi sorunu kadının analık duygusunu harekete geçirmiştir. Hasta çocuğunun tedavi uğraşı içinde ki kadını, eczacılığın ve tıbbın mucidi konumuna getirmiştir. Günümüzde doktorun verdiği ilacın etkisiz olduğu hastalara, bazı ot ve meyvelerin karışımından ilaç tavsiye edilmesi ve buna halk dilinde ‘Koca karı ilacı’ denmesi boş laf değil, bu olgunun tarihsel kökleri ve nesnel temelleri vardır.

Avlanma sırasında sağ yakalanan ve günlük tüketim fazlası hayvanların evcilleştirilmesi sonucu, evde çocuğa bakan kadının boş zamanlarında sütten besin, yün ve deriden giysi ve örtü, barınağın çevresinde ki ot ve ağaç liflerinden kullanım değeri üretmesi, kadının el ve fikirsel becerisiyle başarılmış, günümüz deyimiyle kadın, tekstilin yaratıcısıdır.

İnsanların tükettikleri meyve, sebze vb. nesnelerin çekirdeğini attıkları barınağın çevresinde bir süre sonra bu çekirdeklerin filizlendiğini, daha sonra bu filizlerin meyve ve sebzeye dönüştüğünü gözlemleyen kadın, insanlık tarihinin ilk ve en önemli devrimi kabul edilen bahçecilik ve tarımın da mucididir.

Yeryüzünde hemen her canlıyı faaliyete geçiren temel içgüdü; beslenme, barınma ve üreme duygusudur. İnsanoğlu bu konularda diğer canlılardan nitelik olarak farklıdır. İnsanın birçok davranışına duyguları değil, düşün gücü ve bilgi birikimi yön verir. Üreme konusunda eril-dişil sarmalında karşılıklı ilgi duyma esas olmasına karşın, ilk yaklaşım, daha aktif ve cüretkâr olan erkekten gelir. Bu bağlamda erkek, birlikte olabilmek için kadının beğenisine mazhar olma, gönlüne girme ve sevgisini kazanma duygusuyla her çağın erkeği becerebildiği kadar nezaket dili ve üslubu kullanmaya özen göstermiştir; bu durum hala da öyledir.

Yeri gelmişken değinelim; günümüzde yakınları tarafından işlenen kadın cinayetlerinin altında ki gerçek, kadının gönlüne girememe telaşının yarattığı kaba ruh halinin eyleme geçmesidir.

Erkeğin kadın karşısında sergilediği medeni diyebileceğimiz davranış ve kullandığı nezaket dili, kadının kadınsı özelliği üzerinden toplumun daha ileri düzeyde olgunlaşıp insanlaşmasını sağlamıştır. İnsanlar arası diyalogda kadın, medeniyetin gerçek anlamda öncüsü; yaratıcısıdır. Dikkat edilirse, kaba konuşmaya hazırlanan erkekler çevreye bakınıp kadın varsa ya sesini kısar, ya da diyeceği sözü yutkunup dil değiştirirler. Bu durum, kadının manevi gücü karşısında erkeğin dil ve davranışını kontrol altına alması, insansal ilişkilerde erkek üzerinde görünmeyen bir baskıdır.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım ve daha nice becerilerinin üstünde kadın, fedakâr ve cefakâr özverileriyle insan neslini doğurup büyüten insan türünün yarısı ve yaratıcısıdır. Tarihte insan neslini üreten kadınla, besin değeri üreten toprak eşdeğerde kutsanarak özdeşleştirilmiş, ikisine tek tümce içinde TOPRAK-ANA denmesi tesadüfî ve basit bir olay değildir.

Anaerkil çağda tüm bu yaratıcı yetenekleri, kadına, MA (Ana Tanrıça) sıfatı verilmesine, yaratıcı mertebeye yüceltilmesine temel teşkil etmiş, Anadolu da birçok yerleşim alanında MA adına Ma-betler (Ana Evi) imar ve ihya edilmiş, o çağda kadın varlığına atfen her aile KUTSAL kabul edilmiştir. Anadolu da toplumsal KÜLT (inanç) haline gelen MA, tarihsel evrim sürecinde farklı yerlerde değişik ad alarak Sulucakarahöyük’te Vuenesa, Eskişehir’de Kybele, Tufanbeyli’de Klikya, Tokat’ta Komana, Selçuk’ta Artemis, Dersim’de Mananalis, Hıristiyanlıkta Meryem Ana, İslamiyet’te Muhammet’in kızı Fatma olmuştur.

Günümüz Hace Bektaş Dergâhının 1200’lü yıllarda yaşamış son Postnişini KadınAna (Kutlu Melek), Anadolu kadim halkı Alev-i töreleri içinde ve ortak mülkiyet üzerinden günümüze taşınmış MA (Ana Tanrıça) kültüdür. Bu kültün son halkası olan KADIN-ANA geleneği; Cem Törenlerinde ‘Mürşit Ana’, kitle örgütlenmesinde ‘Eş Başkanlık’ olarak yeniden toplum yaşamına alınması, kadının tarihte ki saygınlığına kavuşabilmesinin ilk adımı olarak algılanmalıdır. Bu bağlamda Alevilikte Öze Dönüş faaliyeti, tarihin kesintisiz ve birbirini etkileyen olgular akışını doğru kavramak, Yol Erkânın hüküm ve kurallarını mevcut ortama uyarlama anlamındadır.

Devam edecek.

Bektaş Özgür. 26/12/2014.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın