İNSAN, İNSEL GERÇEKLİK ve ALEVİLİKTE İNSAN

10382148_780933721978574_2919287794246408325_n

İNSAN, İNSEL GERÇEKLİK ve ALEVİLİKTE İNSAN
İnsan, düşünen, bilinçli olarak eylemde bulunan, bilgi üreten ve ulaştığı bilgileri, dış dünyasına dille ileten, sorgulayan, yorumlayan, plan yapabilen, geleceği düşleyen, düşünce üretebilen bir varlıktır.
İnsan, hayal kurabilen, bedeniyle dik durabilen, düşüncelerini kullanıp iki ayağı üzerinde yürüyen, geleceğe dönük düşlemler kurabilen, planlar yapabilen, akıl yürüterek olayları ve olguları muhakeme edebilen, soyut düşünceye ulaşabilen vs. bir yeteneğe sahiptir.
İnsan, değerler bütünselliği yaratan, kurallar koyan, tüze, töre, gelenek-görenek, inanç vs. gibi kültürel değerler var edebilen; doğanın dilini çözen, araç yapan, buluşlar gerçekleştiren, kavramlar oluşturan ve soyutlama yaparak imgelere, betimlemelere ulaşan ve böylece “Tanrı” bilgisine ulaşabilen dünyada ki tek canlıdır.
Geçmiş ve gelecek konusunda bilgi sahibi olan ve geleceğini kurabilen bir yaratıktır. İnsandır, araç yaparak doğayı değiştirebilen…
Yeryüzünde var olan, tüm varlıklar içinde, en akıllı ve soyutlama yetisine sahip olan, yalnızca insandır.
İnsan, doğayı var eden temel öğelerin, elementlerin, atomik yapıların farklı düzeneklerde, değişik yoğunluklarda ve birleşimlerde bir araya gelerek, evrimsel bir süreç sonucunda, koşulların oluşmasıyla biyolojik varlığını gerçekleştirmiştir. Bu anlamda insan, doğal bir varlıktır. Doğada var olan her şeyle bağıntısı vardır.
Böylece, insan da, doğayla iç içe ve onun verileriyle oluşmuş olan bir yapıya sahiptir. İnsan, doğanın ne ötesinde, ne üstünde ne de dışındadır. Tamı tamına doğanın içindedir ve ondan bir parçadır. Doğadan ortaya çıkmıştır, doğayla beslenir ve doğaya döner. İnsan, bir yanıyla doğanın prototipi yani doğanın bir nevi özetidir.
Vahdet-i Mevcut anlayışına sahip olan Alevilik öğretisine göre, Tanrı, doğanın ve doğa yasalarının toplamıdır. Bu anlamda, insan da, tanrının bir parçasıdır.
Bu bağlamda, Alevilik, Tanrı+Doğa ve insanı bir bütünlük içinde görür. Kendisini gizleyen doğa sessizdir ve gizemlerle doludur. Bu anlamda sessiz doğa, Tanrıdan fışkıran Işık veya enerjiyle oluşmuştur. İnsansa, doğanın evrimiyle, çevrimiyle veya devriyeyle, aşama aşama dönüşen evrensel oluşumla beden bulmuştur. Bu anlamda insan da, tanrı’dan gelmekte ve tanrının özünü yansıtmaktadır. İnsan, konuşamayan sessiz doğanın ve aynı zamanda her şeyin özü olan Tanrı’nın dili veya sözcüsüdür. İnsanı, ne doğadan ne de Tanrıdan ayrı düşünemeyiz.
Aleviliğe göre; İnsan, ten ve tin (beden ve ruh) olmak üzere ikili bir yapıdan oluşmuştur. Ten geçici olan, tinse kalıcı olandır. Alevilerin ulu ozanı Yunus Emre, “ölür ise ten ölür/canlar ölesi değil” diyerek, bu gerçekliği en anlaşılır bir şekilde ortaya koymuştur.
20.Yüzyılın büyük ozanlarından birisi olan Aşık Daimi, bir dörtlüğünde şöyle demiştir:
Kâinatta bir zerreyim
Ben kendimi bilmez miyim.
Zerre içinde zerreyim
Ben kendimi bilmez miyim.
Daimi, var oluşun en temel parçalarının “zerreler” olduğunu belirterek, varlığa bilimsel bir bakış sunmaktadır. Bugün, küçüklerin dünyasına girildiğinde, atomlardan da daha küçük parçacıkların olduğunu bilim insanları ortaya koymuşlardır. Kuarklar, leptonlar, mezonlar vs gibi atomaltı parçacıkların, bugün bilinen en temel parçacıklar olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Bunlara ozanlar, bilgeler “zerre” demişlerdir. İşte Daimi’de “bu gerçekliği bildiğini ve bu gerçekliği ancak insanın bilebileceğini” vurgulamaktadır.
Aleviliğe göre, insan, doğadan beslenir ve doğa tarafından da yenir. Bu, evrensel gerçekliktir. Bu düşünceye göre, doğum ve ölüm, birbirini var kılan temel olgulardır. Alevi öğretisinde ölüm yoktur, farklı boyutlara geçiş ve don değiştirmek, Hakk’a dönmek vardır. Ölüm, insanın, enerjisini bitirip Hakk’a dönmesi, tinle tenin birbirinden ayrışmasıdır. Ten, toprakta sırlanır, orada moleküllerine ayrışır ve atomlara bölünür. Bölünen ve ayrışan bu mikro parçacıklar doğa tarafından başka varlıklara dönüştürülür ve başka varlıklara can olur, enerji verir. Tin, geldiği kaynağa döner ve Hakk’la buluşur. Ünlü ozan Mahzuni Şerif’in dediği gibi “Ya bir Ceylan canda, ya da çiçekte/ Dönüşerek başka şekil gelirim.” Ozanın da belirttiği gibi, ölen, yeni bir bedende, farklı vücutlarda enerji olup yeniden nesnelleşir veya Hakk’ın özünde, sonsuzca kalır.
Tin, gizil konumda ki enerjidir. Açığa çıkmayı bekler. Tanrı, tüm evrensel enerjiyi özünde bulunduran sonsuz var edici güç olarak, açığa çıktığında bedenleşir. Tin, tanrıdan geldiği için, ölümsüzdür. İnsana daha yakaından bakalım:
İnsan, bir sevgi varlığıdır. Bu anlam da, “sevgi”, tanrısal sıfatların en belirgin olanıdır. Çünkü sevgi, yaşatan, koruyan kollayan, üreten, paylaşan, erdemli davranan vs. gibi üstün değerleri içerir. Sevgi, bilmeye, öğrenmeye, tanımaya vs. yönlendiren en itici güçtür. Tüm bu değerler ve davranışlar insanı tanrıya ulaşmayı sağlayan değerlerdir. Hüdai, (1940-2001), bir dörtlüğünde şunları söyler:
Canan bizim canımızdır
Teni bizim tenimizdir
Sevgi bizim dinimizdir
Başka dine inanmayız; Hüdai’nin de belirttiği gibi, “Sevgi
en büyük değerdir.” Aleviliğin en büyük değeri “sevgi”dir.
İnsan, bir akıl varlığıdır. Akıl, kavrama, düşünme, ölçme, anlak vs. anlamlarına gelir. İnsanı diğer biyolojik varlıklardan farklı kılan “akıl”, insanın en büyük hazinesidir. Çünkü akıl, olayları, olguları anlamak, kavramak ve insana yararlı olacak olan en uygun sonucu verecek bir güce sahiptir. İnsanı gerçeğe taşıyacak en büyük erk akıldır. Akıl, doğru düşünme, doğru yargı, doğru sonuca ulaşma, doğayı, çevreyi, toplumu, olgu ve olayları anlamaya, doğruyu- yanlıştan, iyiyi-kötüden, yararlı olanı-yararsızdan vs. ayırmaya yarayan, insana özgü en büyük yetenektir. Hace Bektaş Veli ““Arifler katında iman akıl üzerinedir” diyerek, aklın ne kadar önemli olduğunu belirtmiştir.
İnsan, bilgi varlığıdır. Bilgi, nesnel dünyadan, duyularımız tarafından zihnimize yansıyan fenomenlerdir. Bilgi, görerek, duyarak, koklayarak, dokunarak, gözlemleyerek, deneyleyerek, araştırarak, öğrenerek vs. edindiğimiz anlamlar, kavramlar toplamıdır. Bilgi, aydınlanmak, öğrenmek, sorgulamak, araştırmak, yabancılığı gidermek, karanlığı aşmak, anlamak, açıklamak vs. gibi değerleri içerir. Bilgi güçtür, ışıktır. Bilgi her karanlığı yener, uzağı yakınlaştırır, bilinmeyeni anlaşılır kılar. Bu özellikler insanı tanrıya yakınlaştıran en önemli değerlerin başında gelir. Hace Bektaş Veli “Bilimle gidilmeyen yolun, sonu karanlıktır” diyerek, bilginin, bilimin insan için ne kadar değerli olduğunu ortaya koymuştur.
İnsan, bilinç (şuur) varlığıdır. Bilinç, insanı insan yapan en büyük değerdir. Bilinç, algı, anlayış, idrak, kavrama, bellek, hafıza vs gibi, birçok sözcüğün karşılığını kapsar. Bilinç, insanın iç dünyasıyla ilgilidir. Bir insanı “Ben” yapan, onun bilinç varlığıdır. Bilinç, kişiye özgüdür ve her insana Ben’lik (kişilik, canlılık, işlevsellik vs) kazandırır. Bilinç, bilginin işlevselliğe, eyleme dönüşmesidir. Bilinç, bir yanıyla da İnsanın, dış dünyasıyla, iç dünyasının toplamıdır. Bilinç, dünyaya geldikten sonra, insanın dış dünyasından algıladığı sonsuz fenomenler, beynine, belleğine yerleşen nesnel olgular toplamıdır. Bilinç, doğasal süreçlerin insan beynindeki yansısıdır. Doğal olarak insan, var olduğu ortamın, çevrenin, toplumun vs dışında, kendi gerçekliğini oluşturamaz. İnsan neyi algılıyorsa onu sunar. Neyi yiyorsa onunla beslenir. İnsanın, iç dünyasında ulaştığı bilgilerle, dış verilerden edindiği nesnel bilgilerin toplamı beyinde bir karşılık oluşturur. Her bilgi beyinde kodlanır ve bilgiler ad olur, nesne olur, renk olur, ses olur vs. kavramalara dönüşür. Daha sonra söz olur, dilin işleviyle beden kazanıp dışa akar ve insanların birbiriyle iliştim kurmasını sağlar.
İnsan, bir dil varlığıdır. Dil, bir iletişim aracıdır ve insan toplumsal yaşamda, dil ile anlaşır. Dilde akan sözcükler, bilincin yansımasıdır. Bilgi, düşünce, algı ancak dille bedenleşir. Dille bedenleşen bilgi, bilince dönüşür. Bilincin dış dünyayla buluşması dille olur ve bu bağlamda bilinç, dile bağlıdır ve biri diğerini sürekli var kılar. Dil, bilinci yansıtan bir araçtır. Dil, zihnin işlevidir ve etkinliğidir. Bilgi olmadan bilinç olmaz. Bilgi, algılar ve onlara yüklenilen kavramlar toplamından oluşur. Oluşan kavramlar dille vücut bulur ve bir çağlayan gibi bedenden dışarıya akar. Ünlü filozof Leibniz, “Dil, aklın aynasıdır” demiş. Bu gerçeklik üzerinden denebilir ki; “insanın kelime hazinesi ne kadarsa, bilgi düzeyi ne ise” o insan onu yansıtır.
İnsan bir inanç varlığıdır. İnanmak, mutlu olmak, huzur ve güven duymaktır. Doğanın gizemi karşında şaşkına dönen ve kendisini güçsüz gören insanlar, kendilerinden daha güçlü bir varlığa inanarak, iç dünyalarını rahatlatacak bir yola başvurmuşlardır. Bu, bir kutsala yönelmektir. Ama inanmak yalnızca kutsala dönük değildir. İnancın en temel işlevi güvendir. Bu anlamda bir insanın dostlarına, arkadaşlarına, ailesine vs duyduğu güven de bir inançtır. Yine, bir insanın, geleceğe dönük planlar yapması ve o plana göre ileriye yürümesi de bir inançtır vs. “İnanmak, bir işi, baştan başarmak, yoğunlaşmak ve istekli olmak demektir”. İnanmak, huzurlu ve mutlu olmanın itici gücüdür.”

Not: Alevilik Temel Eğitim Dersleri 1. cilt kitabından bir bölümdür.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın