ALEVİLER VE TOPLUMSAL BARIŞ ÜZERİNE  (Kazım Eroğlu)

ALEVİLER VE TOPLUMSAL BARIŞ ÜZERİNE  (Kazım Eroğlu)

Alevi felsefesini ve Alevilerin toplum yaşamsal ütopyalarını düşündüğümüzde karşımıza başlı başına bir “Barış manifestosu” çıkar. Bu manifesto bize sadece bir ülkede değil, aynı zamanda tüm dünyada birbirinden farklı etnik, dinsel, dilsel, düşünsel, kültürel özelliklere sahip sosyal toplulukların barış içinde birarada nasıl yaşayabileceklerinin yol ve yöntemlerini açıklar. Bunu ortaya koymadan önce güncel de olan barış sorununun nasıl ortaya çıktığını ve karşıt siyasal güçler tarafından bunun nasıl ele alındığını biraz irdelemeye çalışalım.
Savaşın Yarattığı Yıkım ve Barışın Gerekliliği:
Tarihte, geçmişten günümüze savaşların ve bunun türevleri olan silahlı şiddet ve terörün bir ülke ve toplum için büyük acı ve ıstıraplara, maddi ve manevi yıkımlara neden olduğu gerçeğini insanlık yaşayarak tüm çıplaklığıyla görmüştür. Dolayısıyla, tüm insani değerleri tahrip eden, toplumu olmadık felaketlere sürükleyebilen ve aslında silah baronu bir avuç azınlık dışında kazananın da pek olmadığı bu savaşlar, nihayetinde, tarafları barışın kaçınılmaz bir ihtiyaç olduğu gerçeğiyle yüz yüze getirir. Tüm toplumca yaşanılan yıkıntı şiddetin ve savaşın değil, barışın; sorunların barışçıl yollardan çözümünün tüm toplum için vaz geçilmezliğini dayatınca barış olanaklı hale gelir.
Türkiye’de onbinlerce insanın yaşamına, sakat kalmasına, karşılanamayacak düzeye varan maddi harcamalara ve kin ve nefretle zehirlenen ortamın insanda vicdani, ahlaki bir dizi çöküntüye neden olan kırk yıldır devam eden silahlı şiddet ve çatışma sarmalının, savaş ortamının toplumca çekilmez ve kaldırılamaz bir yük oluşturduğu açıktır. Onca tahribat ve yıkımlara neden olan bu ortamın taraflarca ve tüm toplum açısından çekilebilmesi ve sürdürülebilirliğinin artık kalmaması tüm kesimleri de sorunların barışçıl yollardan çözümüne zorlamaktadır. Bu son dönemde iktidar mensuplarınca “Terörsüz Türkiye” nitelemesiyle gündeme sokulan silahlı çözüm yöntemlerinin sonlandırılmasını amaçlayan bir “Barış” söyleminin dillendirilmesi bir zorunluluğun, siyasi yönetimin ve devletin bir ihtiyacının gereği olduğu açıktır. Bu ihtiyacın önemli bir yanının da Türk Devletinin bölgede siyasi ve askeri manevra alanını genişletme isteği denilebilir. Kuşkusuz, günün koşullarının ve ihtiyaçların Kürt özgürlük hareketlerini de bir barış sürecine zorlamaktadır. A. Öcalan’ın PKK’nın gelinen süreçte işlevini tamamladığı yönündeki açıklamaları Kürtlerin barışçıl bir siyasal ortamın tereddütsüz isteklisi olduğunu göstermektedir.
Savaş ve Şiddetin Mağdurları:
Savaş, şiddet ve terör sarmalı, bu ortamdan beslenen küçük bir azınlık dışında, bütün toplum kesimlerinde magduriyetler yaratmıştır. Ancak, ülkede, bu şiddet ortamının en çok mağduru da elbette ezilen, sömürülen yoksul emekçi kesimleri olmuştur; çünkü bu ortamlar emekçilerin hak alma mücadelesini de baskılayarak, engelleyerek sömürünün daha da artmasını getirir. Bunlar içinde de “Milli kimlik” olarak nitelenen Türk ve İslam kimlikleri dışında kalan farklı mensubiyetteki emekçiler ise, hiç kuşkusuz, bu şiddet ortamının en büyük mağdurlarıdır. Ötekileştirilen, kendi kimlikleri yok sayılarak en doğal kültürel ve demokratik hakları baskı altına alınan ve egemen kimliğe tabi kılınmak istenen bu azınlık topluluklar savaşın, şiddet ve terör ortamının en önde gelen ve en kolay hedefi ve kimi zaman da bu şiddet ve savaş ortamının dolaysız gerekçesini oluşturur. Türkiye’de Aleviler, Ermeniler, Kürtler günümüze de sarkan geçmiş yüzyılımızın en büyük mağduru olan topluluklardır. Yaşanılan onca mağduriyetlerdir ki, barışa en büyük ihtiyaç duyan, bunu arzulayan ve bunun için çaba sarf eden kesim de ötekileştirilen bu azınlık halklar olmuştur.
Aleviler Savaş ve Şiddetin Dolaysız Mağdurudur:
Aleviler, tarih boyunca, yönetenler ve egemen resmi kültürler karşısında büyük mağduriyetler yaşayan toplulukların başında gelir. Alevi toplumu, yönetenlerin baskısı yanında çevrenin baskısını da fazlasıyla hissetmiştir. Cumhuriyet öncesi tarih kesitinde Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde bu mağduriyetlerinin açık yanlarını ve izlerini görebiliriz. Bu dönemlerde birçok katliamlara maruz kalmıştır, ki bunların başında Alevilerin hafızalarında unutulmaz yer edinen ve Osmanlıyla Aleviler arasında kesin kopuşa da neden olan Osmanlı’nın Yavuz Sultan dönemindeki Alevi katliamıdır. Esasında Aleviler, hemen her dönem, kendi istediği inanç ve kültür kalıbına sokmak ve koşulsuz biatını almak isteyen yönetimlerin dolaysız zor ve şiddetiyle karşı karşıya gelir. Yönetenlerin bu yaklaşımı, doğal olarak, Alevileri de direnişlere ve şiddet ortamına doğru sürüklemiştir.
Tarihteki Alevi ayaklanmalarına baktığımızda, birçok tarihçinin de dile getirdiği gibi, bu ayaklanmaların bir yağma, başkalarının haklarını gasp etme, yönetime el koyup mevcut İslami devlet düzenini yıkma amacıyla girişilmiş eylemleri değil; genel olarak kendi özgür yaşamlarını devam ettirme ya da tımarları elinden alınan, ağır vergiler yüklenen ve zorla iskana ve göçe maruz bırakılan köylülerin yaşayabilmek için son çare olarak başvurdukları direnişlerini oluşturur. Bu noktada 1153’de Horasan’da Büyük Selçuklu Padişahı Sultan Sancar’a karşı Oğuzların var olma adına ortaya koyduğu direniş ve ayaklanma oldukça çarpıcıdır. Bu savaşta Selçuklu ordusunu yenen Oğuz Türkmenleri tahta geçme yerine Sultan Sancar’ı demir kafes içinde de olsa padişahları olarak yanlarında tutmaya devam ederler. Horasan’da başlayan köylü ve göçebe bu direniş ve isyan geleneği Anadolu’ya taşınır. Bu Türkmen töresi Anadolu’da Babai ayaklanmaları gibi kimi gelişmelerde kendi seyri içinde saltanatı yıkarak eşitlikçi bir düzen kurmaya doğru evrilse de bu köylü isyanların asıl nedeni siyasi yönetimce halkın adeta soluksuz bırakılması olduğu açıktır. Tarihteki bütün savaşların, şiddetin, direniş ve isyanların, egemenlerin kendi sömürü çarklarını sürdürme ve artırma isteğinin kaçınılmaz bir sonucu olduğu gerçeğini bizlere gösterir.
Nasıl Bir Barış:
Tarihteki toplumsal mücadelelere baktığımızda barışın soyut bir kavram üzerine oturmayacağı gerçeği kendiliğinden anlaşılır. Egemenler açısından devam eden mevcut düzene itaat edilmesi, boyun eğilmesi olarak değerlendirilen barış; ezilenler açısından ise, ancak hak, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi insanın insanca onurlu bir biçimde yaşayabilme ölçüsü nispetiyle anlamdaştır. Barış, bir kesimin diğerine kendi istemlerini zorla dayatması ve kabul ettirmesiyle oluşan bir sulh hali olamaz; genel kavramıyla taraflar arasında evrensel hak ve adalet ölçülerinde karşılıklı hakların teyit edilmesi ve kabul edilmesi anlamını taşır; aksine yapılan bir sulh gerçek bir barış anlamını taşımaz olsa olsa bir ateşkes, savaş halinin ertelenmesi olur.
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi günümüz Cumhuriyet döneminde de Aleviler, açık asimilasyona tabi tutularak kimlikleri yok sayılıp hakları ve özgürlükleri zor ve şiddetle bastırılmış, Koçgiri, Dersim, Maraş, Çorum, Malatya, Sivas, Gazi’de hafızalardan silinmeyecek katliamlarla yüz yüze gelmiş, sömürü ilişkilerinin en acımasız koşullarını yaşayan çoğunlukla yoksul emekçi yığınları oluşturan bir topluluktur. Barış, ötekileştirilen ve büyük mağduriyetler yaşayan Alevilerin her zaman özlemi ve arzusu olmuştur. İnsanı merkezine alan Alevi öğretisi toplumsal barışın en büyük savunucusu ve güvencesidir. Alevi ütopyası insanlığa bir “Barış manifestosu”nu sunar. Bu barış manifestosu “Rızalık” üzerine kurulan bir toplum tasarımıdır.
Dünyayı Barış Evrenine Dönüştürmek Olanaklı:
Alevi öğretisinde gerek bireylerin kendi arasında gerekse de bireyle toplum arasındaki bütün ilişkiler “Rızalık” üzerine kurulur ve geliştirilir. Bir arzu ve özlemin dışa vurumu olan “Rıza Şehri” deyimiyle söylenceye de yansıyan bu tasarım bir “Rıza Toplumu”nu işaret eder. “Rızasız lokma yenilmez!” deyimiyle sömürüyü dışlayan, başkalarının hak ve hukukuna saygı gösterilmesini vurgulayan bu ahlaki önerme, toplumsal barışın en güçlü ve sarsılmaz yönüdür. Hace Bektaş Veli’nin “72 millete bir nazarla bak” sözü de din, dil, ırk, cins, renk tüm farklılıklara aynı gözle bakmayı ve aynı değeri vermeyi öğütleyen; kimseyi ayıplamayan ve ötekileştirmeyen insanlar arasındaki tüm ikilikleri (çelişkileri) aşan öğretinin toplumda yapılandırılması dünyayı barış evrenine dönüştürebilir.
Biliniyor ki, en mükemmel temsili demokrasiler bile çoğunluğun azınlık üzerindeki diktasını oluşturur ve dayatmacıdır; zor ve şiddeti potansiyel olarak kendi içinde barındırır. Gönül rızalığına dayanan ilişkiler de ise bir zor, bir dayatma söz konusu edilemez. Birincisinde, kimi zaman açık hale gelen, toplum içinde örtülü (gizli) bir savaş hali sürerken; ikincisinde ise, tüm farklılıklarıyla toplumdaki her bir insanın rızalığına başvurulduğundan daha işin başında zor ve dayatmayı dışlayarak toplumdaki barışı güvenceye alır. Esasında, eşit, özgür, adil ve hakkaniyetli genel nitelikleriyle Rıza toplumu, güçlü bir sevgi ve gönül bağı da oluşturur. Bu olgu da toplumsal barışı güçlendiren dünyamızı barış evrenine dönüştürebilecek Alevilikteki temel yol öğretisinden biridir.
Devlet Bir İnancı Başkasına Dayatamaz:
Birçok boyutuyla anlaşılır ve görülür ki, Aleviler günümüz dünyasını ve toplum yapısını aşan dünya görüşleri ve toplum tasarımlarıyla bir barış manifestosunu ortaya koymaktadır. Bu manifesto her bireyin haklarını koşulsuz tanımasıyla toplumda sürekli ve kalıcı toplumsal barışın da güvencesini oluşturur. Günümüzdeki toplumsal ilişkiler boyutuyla Aleviler, her kesimin haklarına saygı duyarken bu kesimlerin de kendi haklarına saygı duymasını beklemektedir. Yönetenlerin bir inancın tarafı ve temsilcisi olarak hareket etmesi, kendi belirlediği inancı dayatması, kendine göre bir Alevilik icat edip Alevilere kendi istediği gömleği giydirmeye çalışması toplumsal barış ortamını zehirlemektedir. Siyasi iktidarlar inanç mensuplarının iradesini yok sayarak kendi yaklaşımını tepeden inme biçiminde topluma dayatmaktan vaz geçmelidir. Alevilerin devletten ve siyasi yönetimlerden beklentisi evrensel ölçülerde laiklik prensiplerine uyması, inançtan elini çekmesi ve inanç alanını özerkleştirmesidir.
Barışın ihlal edilmesi bir toplumun, halkın vazgeçilmez haklarının ihlali demektir. Bu bakımdan savaşı çıkaranlar esasında başkalarının haklarını gasp etmeye çalışan sömürgeciler, asalaklar, ellerinde gücü barındıran yönetimler olmuştur. Ellerindeki kamu gücüyle halka boyun eğdirmeye çalışan yönetimler hak ve özgürlüklerle toplumsal barışı tesis edeceklerine, tersine bu barışı dinamitler. Emperyalist sömürgeciliğin pervasızca at koşturduğu ve bölgemizi bir savaş ve şiddet alanına çevirdiği günümüzde tüm taraflarıyla Türkiye toplumunun her zamankinden daha çok birlik beraberliğe ihtiyacı olduğunu kimse yadsıyamaz. Toplumumuzdaki birlik ve beraberlikte ancak ve ancak toplumda karşılıklı hakların tanındığı ve kabul edildiği gerçek anlamda bir barışla sağlanır. . Olanaklı olan tüm barış koşulları yaratılmalıdır. Ülkemiz ve dünyamız barış evrenine dönüştürülmeli; tüm insanlığın bu barışa ihtiyacı var.
Sevgi ve Barışla kalın.
Kazım Eroğlu