Mehmet Bayrak: Yakın tarihimizi bilmeden yüzleşme olmaz

10422509_464797707001957_2367180513540152928_n

Mehmet Bayrak: Yakın tarihimizi bilmeden yüzleşme olmaz

Türk resmi tarihinin ideolojik temelleri ve Kızılbaş Kürdlüğü üzerine otuzun üzerinde çalışma yapmış önemli belgelerin kamuoyuna duyurulmasını sağlamış olan Mehmet Bayrak, 1948 yılında Orta Anadolu Kürd yerleşim bölgelerinden biri olan Binboğa Dağları eteklerindeki Kayseri-Sarız’a bağlı Dallıkavak köyünde doğuyor. Türkçe ile ilk kez ilkokulda tanışan Bayrak ortaokul ve lise eğitimini Kayseri’de alıyor. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türkoloji bölümünden 1970’de mezun oluyor.

Üniversiteyi bitirdikten hemen sonra yazma serüvenine atılıyor Mehmet Bayrak, ilk olarak 1971’de dönemin eski ve yeni kuşak sosyalistlerini biraraya getiren Gelecek Dergisi’nde başlıyor. Teyfik Fikret ve Devrim adlı ilk yazısı aynı zamanda 1973’de yayımlanan ilk kitabının da adı oluyor. 1972’den sonra daha çok Türkoloji alanında, halk edebiyatı ve Alevi-Bektaşi edebiyatı bağlamında eserler veren Bayrak, 1975’te Özgürlük Yolu Dergisi’nin çıkmasının ardından folklor ve Kürd kültürü üzerine kendi adıyla ve mahlas isimlerle araştırmalarını yayımlamayı sürdürüyor.

‘O dönemde TRT muhabiri olduğum için kendi ismimi daha az kullanarak yazılar yazmak durumunda kaldım’ diyen Mehmet Bayrak, 1980’li yıllardan itibaren özelIikle foklor ve tarih üzerinden Kürd sorunuyla, Kürd kimliği ile ilişkilenmeye yoğun biçimde başlıyor. 1984’de Alevi önderlikli halk hareketleri ve çağdaş destanlar konulu kitabı yayımlanıyor ve kendi deyimiyle ‘Türkolojiden Kürdolojiye’ kitap boyutunda geçişi tam da bu yıllarda gerçekleşiyor.

1985’de Eşkiyalık ve Eşkiya Türküleri adıyla ilk inceleme antoloji çalışmasını ortaya çıkaran Bayrak, yine 1986’da ilk kez bir Alevi yazar olarak Pir Sultan Abdal Dergisi’nde yer açıyor kendisine. Bu aynı zamanda Alevi bir yazarın yazdığı ilk Pir Sultan Abdal kitabı olarak anılıyor dönemi içerisinde. O tarihten bu tarihe çok sayıda kitabı yayımlanan Mehmet Bayrak temel olarak, Alevilik, Kürdoloji, Türkoloji konularında ve ezilen cins olarak kadın konularında da kitaplar yayımlamaya devam ediyor. Çalışmalarımın düşünsel miğferi dediği konular yine, ezilen ulus Kürdler ve diger halklar, din olarak ezilen Aleviler ve diğer inançlar, ezilen sınıf olarak emek kesimi, ezilen cins olarak kadınları kapsıyor. Bu kimliklerin tümünü ilgi alanı ve yanında yer aldığı kimlikler olarak tanımlayan Mehmet Bayrak’a neden diye sorduğumuzda, ‘’Çünkü tümü yoksanan, baskılanan yada yasaklanan kimliklerdir’’ diyor.

Cumhuriyet red ve inkar dönemidir

Meşrutiyet hareketiyle birlikte Cumhuriyet döneminde olup bitenleri hatırlatır mısınız?

Meşrutiyet hareketiyle, Cumhuriyet’e gelinceye kadar 20 dolayında Kürd kimlikli gazete ve dergi yayınlanmış. Osmanlı döneminden söz diyorum. Keza o tarihlerde demokratik nitelikte 15 dolayında Kürd kimlikli siyasi parti ve demokratik örgüt var. Kürd Kadınları Teali Cemiyeti yada Kürd Talebe-Hevi Cemiyeti gibi gençlik örgütleri var. Durum böyleyken Cumhuriyet döneminde tümü yasaklanıyor red ve inkar dönemi başlıyor.

Şark Islahat bilinmeden ne Kürd ne de Alevi meselesi anlaşılır

Bunu neye dayandırıyorsunuz?

Bunun en somut belgesi 1925 tarihinde gizlice hazırlanan Şark Islahat Planıdır. Benim ilk kez ortaya çıkardığım Şark Islahat Planı bilinmeden ne Kürd meselesini ne de Alevilik meselesini anlayabiliriz. Niçin söylüyorum bunu; 28 maddeden oluşan bu planının daha birinci maddesinde şu söyleniyor: ‘Aşağıdaki plan bütünüyle hayata geçirilinceye kadar Kürdistan’da askeri yönetim devam ettirilecektir‘ deniyor.

Te’dip, Tenkil, Taqdil, Tehcir, Temsil, Temdin ve Tasfiye’yi iyi bilmeliyiz

Bu ne anlama geliyor?

Bu demektir ki zaten planın devam eden maddelerinde: Te‘dip; askeri yöntemlerle hizaya getirme, Tenkil; cezalandırma, Taqtil; katletme, Tehcir; zorla göçettirme, Temsil; asimile etme, Temdin; medenileştirme adına Türk-İslamlastırma ve tasfiye politikaları uygulanarak Kürd/Alevi kimliği yok edilinceye kadar Kürdistan’da yada Kürd toplulukları arasında askeri yönetim devam ettirilecek deniliyor. Gerçekten de tam buna parelel bir uygulama yapıldı Cumhuriyet döneminde. Nitekim 1925’de bu plan hazırlandıktan sonra bilindiği gibi 20 yıl süreyle Umumi Müfettişlik rejimi hükümrandı bu ülkede. Daha sonra sözde çok partili sisteme geçildi.

Alevilerin kutsal enstrümanı saz o dönemde yasaklanıyor

Türkiye’nin çok partili sisteme geçişiyle gurur duyulur, nasıl bir dönem başladı?

Hiçbir zaman gerçek anlamda demokratiklesme gerçekleşmedi, bu kimlikler üzerindeki baskı ve yasaklama devam etti. Ondan dolayı diyorum ki sadece Kürd kimliği değil Alevi kimliğide aynı plan çervesinde yeni çıkarılan genelgelerle, mesela bunlardan bir tanesi 1930’da çıkarılan gizlice dağıtılan bir genelgedir. Dönemin ırkçı Içişleri Bakanı olan şahıs Şükrü Kaya zamanında gönderiliyor 1930’da, bu genelge ile Alevi ibadeti kesin olarak yasaklandığı gibi Alevilerin kutsal enstrümanı, saz bile yasaklanıyor. O tarihten itibaren Kürd kimliği ve Alevi kimliği yasak.

Etnodinsel arındırma ve tek tipleşme başladı

Bu yasaklamaların arkasındaki temel neden neydi?

Mesele şuydu; İttihat ve Terakki döneminde bir temel politika başlatıldı. Bu temel politika; etnodinsel arındırmayı tek tipleştirmeyi ve Türk-Islamlaştırmayı hedef olarak önüne koydu. Böyle olduğu için zaten İttihat ve Terakki’nin devamı olan ve %90-95 kadrosu Kemalist yönetimin eski İttihatçi kadrolarıdır. Bu nedenle Kemalist rejim neredeyse bütünüyle İttihat ve Terakki’nin bir devamıdır bunu unutmayalım. İttihat ve Terakki’nin temellerini atıp uygulamaya koymaya başladığı politika, I.Dünya Savaşı’ndaki yenilgiyle bütünüyle hayata geçirilemedi. Fakat Kemalistler 1921-22’de İngiliz ve Fransızlarla gizli anlaşmalar yaparak, Italyanlar ve Rumların ipini çektikten Kürdleri de yanlarına alarak Lozan’ı imzaladıktan sonra balta kütükten çıkmış oldu ve 1924 Anayasası‘yla ilk defa gerçek yüzünü ortaya koydu. Çünkü Kürd ve İslam kavramları ilk defa 1924 Anayasası’nda açıkca ifade edildi. Tek millet olacak Türk, tek din olacak Hanefi Müslümanlığı ekseninde devlet müslümanlığı.

Cumhuriyet, Kürd ve Alevi katliamları tarihidir

Bugün ne görüyorsunuz başarılı oldumu bu plan?

Bunun hasarı çok büyük oldu çünkü bu planı hayata geçirmek için Cumhuriyet dönemi aşağı yukarı bir bütün olarak Kürd ve Alevi katliamları olarak geçti. Çok fazla üzerinde durulamadı belki, örnek, İttihat dönemindeki büyük Ermeni ve Süryani soykırımını artı Ezdi katliamları ve Kürd göçertmelerini bir tarafa bırakırsak. 1921’de Kızılbaş Kürd bölgesi Koçgiri‘de 140 köyün yokedilmesiyle büyük bir katliam yaşadı. 1922’de bilindiği gibi artık bütünüyle dediğim gibi bu gizli anlaşmalarla Kemalist rejim kendisini güvencede görerek, Lozan’a gitti. Lozan’ı bağıtladı. Lozan‘a bağlı olarak bir mübadele kanunu çıkarıldı. Geriye kalan Rumlardan 1.5 milyonu tekrar gönderildi yerine Türkler getirildi.

1925 Kürd İhtilali ’24 Anayasası’na tepkidir

1925’de başlayan Kürd İhtilali 1924 Anayasası‘na bir tepki olarak çıkmıştır ve Kürdler 1925 Kürd İhtilali‘ne hiçbir zaman Şeyh Sait İsyanı demediler. Kürd aydınlanma hareketi de demedi. Şunu hatırlatmakda fayda var, bu 1924 Anayasası ile birlikte artık Türk basınında, alt manşet olarak bugünkü Hürriyet gazetesindeki, ‘‘Türkiye Türklerindir‘‘ gibi sloganlar boy gösterdi: ‘Türk‘ün süngüsünün görüldüğü yerde Kürdlük biter‘‘ biçiminde Kürdleri aşağılayan, Kürdleri tahrik eden bir slogan o dönemlerde çok kullanılmıştır. İşte tüm bu uygulamalara bir tepki olarak 1925 Kürd İhtilali patlak verdi. Zamanından önce patlak veren bu ihtilalin bastırılmasıyla, 2 yıl içinde katledilen Kürdlerin sayısı 15 bindir. Nitekim 1928’de Xoybun’un ilk yayınladığı broşür Türkiye’de Kürdlerin kıyımı adını taşıyor ki orada belde belde, kaza kaza, köy köy, aile aile bu döküm veriliyor. 15 binden fazla insan katledildi 2 yıl içinde. Buna bir tepki olarak ortaya çıkan Ağrı-Zilan’ın bastırılmasıyla, katledilen Kürdlerin sayısı Türk basınına göre 30 bindir. Unutmayalım 15 bin kişi katledildiğinde Türkiye nüfusu 12 milyondu bunu unutmayalım. Rakamlar bu kadar büyük. 1921 Koçgiri, 1925’te ikinci büyük katliam, 1928-30 da üçüncü büyük katliam Zilan’dır.

1925’in en belirgin özelliği ilk defa uçak kullanılması ve uçaklar yoluyla zehirli gaz kullanılmasıdır. Ayrıca o dönemde zehirli gaz ilk defa Türkiye tarafından savaş alanında kullanıldı.

Dersim planlı soykırım

1928-30 Zilan’da yine mağaralar bombalanmak, zehirli gaz kullanmak suretiyle insanlar katledildi. Arkasından Dersim geldi. Dersim tamamen planlı bir soykırım. Ve Cumhuriyet döneminin en büyük Kızılbaş Kürd soykırımıdır. İki yıl devam eden bu soykırımda tahminlerime ve belirlemelerime göre 40-50 bin civarındadır katledilen insan sayısı.

Kızılbaşların İslam halifeliklerinden bu tarafa başı hoş değil

Bu nasıl büyük ve bitmez bir nefret? Bir araştırmacı olarak dünyada böyle örneklere rastladınız mı? Kürd Kızılbaşların yaşadığına benzer katliamlar var mı? Geçmişte kalmış unutulmuş bir hikaye gibi geliyor kulağa, neden bu kadar nefret ediyorlar Kızılbaş Kürdlerden?

Kızılbaşların taaa Selçukludan hatta İslam halifeliklerinden bu tarafa başı hoş değil zaten. Hakim dinler, hakim zihniyetler o dönemden itibaren biliyoruz ki Kızılbaşların başına gelenlerin sorumlusudur. En eski Kürd edebiyat ürünlerinin M.Ö 400 önce başladığı biliniyor. Boraboz’dan itibaren Semavi dinlerin ortaya çıkmasıyla birlikte büyük bir kültürel kayıp ve baskılanma var. Biz biliyoruz ki Hilafet döneminde, Hristiyanlığın yayılma döneminde, dünyanın en büyük kütüphanesi olan İskenderiye tamamen darmadağın ediliyor. Ömer döneminde de yakılıp, yokediliyor tamamen.

Neden?

Her din kendini hakim kılmak amacıyla önceki kültürel değerleri alt üst ediyor, imha ediyor. 7. yüzyıla tarihlenen Hezarmert‘te bulunan bir Kürdçe şiirde o zaman ki Zerdüşti ve Mazdekçi Kürdlerin İslam Hilafeti tarafından nasıl aşağılandığı nasıl katledildiği anlatılıyor. Daha 7.yüzyıl önce yazılmış bir şiirde. Bu Aleviliğin önceliğidir. Kızılbaş Kürdlerden önceki zümrelerden sözediyorum, topluluklardan sözediyorum. O tarihten bu tarihe devam ediyor. Selçukluda var, Osmanlıda var biliniyor. Belki de o tarihlerde milliyet bilinci olmadığı için din üzerinden yapılıyordu bu katliamlar. Daha sonra özellikle de Abdülhamit döneminden itibaren buna aynı zamanda milliyet unsuruda eklendi. Bu sebeple Abdülhamitten itibaren etnodinsel arındırma hareketi başlatıldı. Dikkat edelim Ermeni katliamı 1895-96’dır. O tarihte yine Kızılbaş Kürdlere dönük katliamlar var. Bugün yeterince bilinmiyor. Yine 19.yüzyılın başında Osmanlı Seraskeri Veziriazam Gürcü kökenli kör Yusuf Ziyaeddin Paşa başkanlığındaki ordu, Dersim bölgesinde büyük bir katliam yapıyor, mesela bu bilinmiyor. Bir gece çağırıyor Dersim Aşiretleri reislerini görüşme amacıyla, Erzincan bağlarında bunların yüzellisinin kellesini gece hile ile kesiyor. Aşiret reislerinden sözediyorum. 19. yüzyılın başlarında oluyor ve biz yakın tarihimizi yeterince bilmiyoruz. Bunlar yeni yeni ortaya çıkıyor.

Katliamlar devam edecek

O tarihten itibaren bu etnodinsel arındırma, tektipleştirme ve Türk-İslamlaştırma politikası devam ediyor. Rumlar, Ermeniler ve Yahudilere dönük olarak son büyük halkalardan biri, 1955’deki 6-7 Eylül olaylarıdır. Yağma olayları bir bölümü de öyle kaçırtıldı. 1959’de Kürd aydınları tevkifkatı var biliniyor. O tarihte MİT’e hazırlatılan bir şeydir aslında ilk etapta 500 Kürd önderinin tutuklanması öngörülmüşken 50 kişi tutuklanıyor. Bir kişinin içeride ölmesi yüzünden 49’lar davası olarak biliniyor o hareket. Arkasından 1960’dan sonra Kürdlere ve Alevilere dönük faaliyetler var.

Alevilerin sol hareketlerde yer alması doğaldır

Alevilerin solcu olmasının nedeni nedir?

Alevilerin sol düşünceyle buluşması doğal bir akıştır bunu hemen söyliyelim. En eski Aleviliğin önceliğini oluşturan inançlar, dinler ya Mazdekçi Komunizm yada Şark Sosyalizmi olarak nitelendirilir Batı literatüründe. Dolayısıyla Alevilik esas olarak sol düşüncenin temelini oluşturuyor. İdeoloji ve kültür olarak. Bu da aynı zamanda egemenlerin işine gelmediği bir muhalefet hareketi oluşturduğu için dikkat edelim 67’de Elbistan’da, 1971’de Kırıkhan’da, 1975’de Malatya’da, 1978’de Malatya-Sivas-Maraş’ta, 1980’de Çorum’da, 1993’de Sivas Madımak’ta, 1995’te Gazi’de direkt Alevilere, ağırlıkla Kürd Alevilere dönük katliamlar yapıldı.

Niçin bunlar oluyor?

Tek tipleştirme, Türk-İslamlaştırma politkasının ara mihverini şöyle görüyorum. Osmanlı’dan bağımsızlığını alan halklar, biliyoruz ki biz Osmanlı padişahlarının tamamının neredeyse annesi yada eşi gayri Müslüm ve gayri Türk olup, dönmelerden, devşirmelerden oluşuyor. Sadrazamlar böyle, vezirler böyle, reis-ül küttaplar (dışişleri bakanları) yöneticiler böyle. Dolayısıyla 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren milliyetçilik dalgasıyla birlikte, Balkan halkları kopmaya başlayınca, 20 yüzyılın başlarında da son unusurlar Balkan savaşı ve 1. Dünya Savaşı‘nın akabininde kopunca Osmanlıdan, geriye kalan burada daha önce iktidarda yer alan bu halklara milletlere mensup, yönetici gruba bir ideoloji, bir tutunacak ip lazımdı. Kuran‘da ‘allahın ipine sarılın‘ diye bir ayet var bunlarda Türk-İslam’ın ipine sarılarak iktidarda kalmanın yolunu buldular. İşin esas püf noktası buradadır. Kendileri Türk değil, Müslüman değil, dönmeler. İki yönüyle de dönmeler. Ama burada iktidarda kalmanın ortak noktası Türk-İslam’dı. Dolayısıyla Türk-İslam‘ın ipine sarılarak bunu hem devletin resmi ideolojisi haline getirdiler hem de bu yöntemle iktidarlarını devam ettirme yöntemini buldular. Bu süreç hala devam ediyor.

Yakın tarihimizi bilmiyoruz dediniz. Evet bilmiyoruz, devletin gizli arşivlerine girmek, katliam belgelerine ulaşmak kolay değil, siz nasıl ulaştınız bu belgelere?

Şu anda 33 tane kitabım var. Bunların tamamı inceleme-araştırma türünden. Kendi kitaplarım dışında editör olarak Kürdoloji yayınları yaptım. Sözgelimi Ermeni bir araştırmacı olan Aşyar Poladyan’ın 7.ve 10. yüzyıllar arasında Kürdler adlı doktora çalışmasını yayınladım. Prof. Qanate Qurdo’nun gözetiminde yapılmış bir doktora çalışması, hacmi küçük içeriği büyük bir kitaptır bu. Prof. Celile Celil‘in doktora çalışmasını yayınladım, 19 Yüzyıl Osmanlı İmparatorluğu‘nda Kürdler. Keza Lazeref‘’in Emperyalizm ve Kürd sorunu kitabını yayımladım. Amerikalı, oryantalist, Kürdolog Prof. Robert Olson’un Kürd Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Sait İsyanı kitabını, J. Kurdo’nun Kürd Milliyetçiliğinin Kaynakları kitabını yayımladım. Farizo’nun sözlüğünü, Mehmet Emin Zeki Bey’in Meşari Kurd u Kürdistan, Prof. Martin Van Brusen’in ünlü Kürdoloji çalışması Arşiv ve Devlet’i ilk kez yayımladım. Kürdistan‘ın sosyal ve politik örgütlenmesi üzerine. Bu ve buna benzer önemli Kürdoloji yayını literatüre kazandırdım. Kaynakların bir bölümüne bunlar üzerinden ulaşabiliyoruz.

Neden Batılı kaynaklar?

Bu batılılar, batılı arşivlerini araştırarak eserlerini kotarıyorlar. 1925 Kürd hareketinde, uçaklarla zehirli maddeler gönderildiğini, insanların bombalandığını ilk ortaya koyan şahsiyet, Prof. Robert Olson’dur. Batılı belgelerden kaynaklardan yararlanarak bu belgelerin bir bölümünü ilk defa ortaya koyan Martin Van Brusen, bir bölümünü ortaya koyan Lazaref‘dir. Bunun dışında bizim araştırmalarımızla ulaştığımız çeşitli belgeler var. Bir defa benim Osmanlıcayı bilmem bu konuda avantaj oluşturdu. Eski gazeteleri periyodları inceleme imkanı bulabiliyoruz. Osmanlı arşivinden açılabilen ölçüde, yada Cumhuriyet arşinine girilebiliyor. Tabi açık olan kaynaklardan söz ediyorum.

Bir sahaftan aldığım döküman en önemli kaynağım oldu

Bunun dışında benim en büyük kaynaklarımdan biri, bir sahaf üzerinden satın aldığım döküman oldu. En büyük kaynaklardan biridir. Dökümanın içeriği şu; konuyla bağlantılı olarak, 2. Dünya harbi bitmiş, harbin seyri belli olmuş, İnönü Cumhurbaşkanı olmuş; biliyorlar ki resmi söyleme rağmen Dersim’in vurulması, katledilmesi ile Kürd meselesi bitmedi. Bunu bildikleri için hükümet toplanıyor, konuyu tezekkür ediyor, görüşüyor. Ve diyorlar ki şimdi biz yönümüzü batıya çeviriyoruz, bütünüyle. NATO’ya girmeyi de önüne hedef olarak koymuş batıya entegre olmayı koymuş. Bu Kürd meselesi yine kapımızı çalacak diyorlar. Onun için bu konuda ne yapılabilir ve bir rapor hazırlanmasına karar veriliyor. Sorunun kökeni nedir, kaynakları nedir, nasıl bir gelişim çizgisi izledi ve bundan sonra ne yapılabilir bağlamında. Hükümet bu konunun incelenmesini dönemin Mülkiye Başmüfettişi Ahmet Hasip Koylan’a veriliyor. Koylan, Türkeş ile beraber 1933’de Türk vatandaşlığına geçen ve Türkiye’de okuyan bir şahsiyet. Dolayısıyla gerek Rumcayı, gerek Rusçayı ve diğer bazı batı dillerini de iyi bilen bir şahsiyet.

Sabiha Gökçen, Alparslan Türkeş ve Devlet Bahçeli’de Ermeni

Alparslan Türkeş 1933’de aynen Ahmet Hasip Koylan gibi Türk vatandaşlığına geçen bir şahsiyet. Bizzat Hrant Dink’in bana söylediğine göre dedeleri Kayseri Ermenileri, Kayseri Ermenisi olup Kıbrıs‘a göçen bir ailenin çocuğu. Keza Devlet Bahçeli‘de Ermeni kökenli. Ermeni kökenli olduğunu hem aile kapı komşuları hem de bizzat Hrant Dink söyledi bana. Şimdi yüzleşme dendiğinde, herkesin herşeyle yüzleşmesi gerekiyor. Bazı Ermeni arkadaşlar görüyorum ben, imtina ediyorlar özelliklede bu Dersim’i vuran, bombalayan Sabiha Gökçen’in gerçekte Xatun Sebilciyan olduğu, Ermeni olduğu ortaya çıkınca devlet gibi Ermenilerde rahatsız oldular. Niye rahatsız oluyorsunuz? O da kişiliğini ve kimliğini karartma, yaranma iktidarda kalma politikasının uzantısı olarak yapıyor bunu. Bunu Ermenilere mal etmek münkün mü, olabilir mi böyle birşey?

Hamidiye Alayları’nın kırıntılarıdır Koruculuk sistemi

Tüm bunlarla Kürdler, Ermeniler yüzleşmek istemiyor mu?

Dolayısıyla Kürdlerin sözgelimi hesaplaşma yada yüzleşmesi yada mahkum etmesi isteniyor Hamidiye Alayları’yla. Doğru ama Hamidiye Alayları devletin milis kuvvetiydi zaten aynı Korucular gibi. Biz onlarıda mahkum edeceğiz, bunun dışında haksızlık eden ne kadar Kürd varsa ki, ağırlıkla Müslüman Kürdlerden sözedilebilir o konuda. Yani devletin yedeğinde yer alan unsurlar olarak biz onları elbette mahkum edeceğiz eleştireceğiz.. Unutmayalım ki o zaman Abdulhamit nasıl ki Hamidiye Alayları‘na ihtiyaç duyduysa, 1924’de Hamidiye Alayları lağvedildi ama Mustafa Kemal, 1925 hareketi döneminde yine Hamidiye Alayları kalıntılarını Mahalli Milis Kuvvetleri adıyla topladı tekrar. Yani ihtiyaç olunan her yerde bu unsurlara başvuruldu. Nitekim dünyanın hiçbir yerinde belki örneği yoktur bu Koruculuk sisteminin. Koruculuk sistemi Hamidiye Alaylarının Cumhuriyet dönemindeki devamıdır. Bunun da izleri Şark Islahat Planın’da var. Orada bir madde var: 1925 isyanında isyancıların yanında ve içinde yer alan Kürd unsurlar çeşitli biçimlerde tasviye edilecekler, dağıtılacaklar diyorlar, nitekim ölüm 15 bin kişi. O zaman sürgünler hariç. Ve Ankara hükümetinin yanında yer alanlar ise yerlerinde kalacak ve daha da güçlendirileceklerdir. Bundan dolayı Kürdistan‘da hiçbir zaman bir toprak ve tarım reformu yapılmadı, yapılmaz.

İşbilikçi Kürd ağalarına ve Kürd eşrafına ihtiyaç var

Niye yapılamaz?

Çünkü Ankara hükümetlerinin işbirlikçi Kürdlere ihtiyacı var sürekli. Korucular yine Şark Islahat Planı’nın bir öngörüsüydü. İhtiyaç duyulması halinde milis kuvveti olarak kullanılmak üzere. Ondan dolayı ne Kemalist yönetim dönemi, ne İnönü, ne Demokrat Parti döneminde ve ne de sonraki iktidarlarda da dikkat edilirse bir toprak ve tarım reformu yapılmadı. Çünkü işbilikçi Kürd ağalarına ve Kürd eşrafına ihtiyaç var o nedenle yapılmadı. Her defasında da yazdım, yapamazsınız. Şark Islahat Planı cevaz vermiyor. Şark Islahat Planı Mesut Yeğen’in deyimiyle‚ TC’nin Kürd Anayası’nın adıdır.

Yakın dönem Alevi katliamları özellikle Kürd coğrafyasında iki kimlikle de resmi ideolojiye ters bir coğrafya. Zaten ülkede dikkat edilirse en büyük Alevi Kürd havzalarından biri Dersim merkezli Fırat havzası bölgesidir, bir taneside Maraş merkezi İç Toroslar havzasıdır ve bunlar Malatya ve Sivas üzerinde komşudur aynı zamanda, köprü görevi görüyor. Malatya ve Sivas’ın bir bölümü Fırat havzasına bağlıdır, bir bölümü İç Toroslar havzasına bağlıdır.

Kızılbaş Kürdlerin coğrafi konumlanması tesadüf değildir diyorsunuz..

Değildir, tarihsel olarak bu böyle gerçekleşmiş, katliamların buralarda olması tesadüf değildir. Dikkat edelim 1967 Elbistan, 1971 Kırıkhan ama Kırıkhan’dakilerin o zaman katliama tabi tutulanlar, hedef alınanlar yine Elbistan kökenli Kürdlerdi. Bugün Avrupa’da yurtsever nitelikli olan göçmen aileler başta olmak üzere o aileler hedef alınarak oradaki Kızılbaş Kürdlere dönük katliamlar gerçekleştirildi. 1975’de Malatya, 1978 Malatya-Sivas-Maraş, 1980’de Çorum. Çorum’un merkeze bağlı 30’dan fazla Kürd Kızılbaş köyü var. Çorum da sadece Türkmenlerin Türklerin yaşadığı bir coğrafya değil. Arkasından Sivas arkasından Gazi.. Roboski falan onlar devam olarak ayrı bir pencere. Bunların hiçbiri tesadüf değil..

Sakallı Nureddin paşa..

1919’da söylüyor Zo diyenlerin (Ermeniler) işini bitirdik sıra lo diyenlere(Kürdlere) geldi..1921’de de Koçgiri’de katliamı yapan Arnavut kökenli Sakallı Nurettin Paşadır. Karadenizden laz Topal Osman çetelerini çağırarak büyük bir katliama imza attılar, Kızılbaş Kürd katliamıdır o da tamamen Ankara hükümetinin inisiyatifi ile yapılmıştır.

O günlerde olup biten herşeyi biliyoruz diyebilir miyiz karanlıkta kalan olaylar var mıdır?

Elbette söyliyemeyiz. Benim çalışmalarımın açıkcası, benim düşüncelerimi dünden bugüne çeşitli kaynaklardan öğrendiğimiz durduğumuz düşünceleri, temellendiren, döküman o gizli dökümandır.

O tarihte bu rapor hazırlanıyor, devlet bütün dökümanları Ahmet Hasip Koylan’ın emrine veriyor İçişleri Bakanlığı’nda mülkiye başmüfettişi. Başka dillerde bildiği için, öbür literatürden de yararlanarak Kürd meselesi ile ilgili eni konu bir çalışma yapması isteniyor. 1946’da hazırlanıyor bu çalışma bir yıl sürüyor. 3 çalışma yapılması öngörülüyor. Birisi 1925 Kürd İhtilali ile ilgili, birisi Zilan birisi de Dersim ile ilgili. İlk çalışma 1925 hareketi üzerinde yoğunlaştığı için asıl büyük çalışma o oluyor, elimizde bulunan da o çalışma.

Peki Zilan ve Dersim ile ilgili istenen çalışma yapılıyor mu o dönemde?

Yapılıp yapılmadığı bilinmiyor.

Kürdlerin coğrafyası, tarihi, edebiyatı, dili, Kürd ulusal hareketleri ve örgütlenmeleri dahil ve 1925 hareketinin çeşitli boyutları dahil olan bu birinci çalışma son derece önemli. Bu birinci çalışma için meclisteki Şark İstiklal Mahkemesi dosyalarını da vermişler emrine.

Devlet açık planda red ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcüdür

Önemli bulmanızın nedenleri nelerdir?

Önemi şurada, devletin resmi söyleminin tam tersi anlatılıyor. Devletin kendi resmi ideolojisinin iflasıdır. Devlet açık planda red ve inkarcı, gizli planda itirafçı ve kabulcüdür. Bu benim sloganımdır. İşte bu belge itiraf ve kabul dökümanı olarak devletin resmi politikasını mahkum eder.

Neden bilinmiyor?

Kitabımda 1993’de işledim bu belgeyi. 1925 hareketi hala üzerinde tartışma yürütülen ve Türk ders kitaplarına giren tek Kürd hareketidir. Ders kitaplarına giren tek Kürd örgüt Kürdistan Teali Cemiyetidir. Tek hareket 1925 Kürd İhtilalidir. Bunuda Şeyh Said İsyanı olarak verirler. Ders kitaplarında irtica, gericilik ve iğfal hareketi olarak geçer. O dökümanda belge var. Genel Kurmay diyorki; hükümete yazı yazıyor‘‘isyanın iç ve dış basınında bir kürd milli isyanı olarak sunulması bizim milli menfaatlerimize aykırıdır, bu isyan bir Kürd milli isyanı değildir, bir irtica ve iğfal hareketi olduğu yönünde yayın yapılması için gerekli tedbirleri alın‘‘ diyor.

Sadece Kürdler değil Türkiyeli aydınlar aynen orada yazıldığı gibi bunun gerici bir ayaklanma olduğuu söylediler, bunun özeleştirisi yapıldı mı? Bu da yüzleşmenin bir parçası değil mi?

Çok güzel bir soru. Geçmişte Kürd yayınları yada Kürd aydınları özellikle TKP üzerinden bu konu üzerinden bir hesaplaşmaya giriştiler. Çünkü bu konuda en kötü sınavı veren TKP idi. Zaten Türk solunun anası-babası TKP’ydi.

Nazım Hikmet, Kürdler ve TKP

Kürd ulusal hareketi de gerici bir hareket olduğunu savunmadı mı?

Doğru. Kürd hareketinin önemli bir bölümü sol gelenekten geliyor. TİP ama yine de önemliydi birçok açıdan ama Kemalizmin serpintilerini atamamıştı. Bizim sol dediğimiz hareket ana damar olarak Kemalisti ve Türkçüydü. Bunun da ideolojik öncüleri TKP süreciydi. Nazım Hikmet ve Türk-Kürd halklarının Kardeşiliği diye bir yazım var. Niye kaleme aldım. Bilinçli Kürd aydınları Nazım’ı eleştirirlerdi. Hem severler büyük bir şair hem de 13 yılını içerde geçirmiş bir komünist. Ondan dolayı severler fakat Kürd meselesine duyarsız kalmasından dolayı eleştirirlerdi. Haklı olarak. Bir mektubu çıktı Nazım’ın. Nazım Hikmet’in annesi ile ünlü Kürdolog Kamuran Bedirxan’ın eşi Polonya kökenli akraba ikisinin. Dolayısıyla Nazım 1951’de yurtdışına çıktıktan sonra Kamuran beylerle de diyalog içinde. Ve bu çerçevede Kamuran beyle zama zaman yazışıyorlar, mektuplaşıyorlar. Mektubun biri Kürd meselesi ile ilgili Ve ben içindeki bilgilerle 1962 de yani ölmeden 1 yıl önce yazıldığını tespit ediyorum.

Nazım’ın Kamuran beye mektubu özeleştiridir

Paris Kürd Enstitüsü‘nün arşivi Kamuran beyin kütüphanesi üzerine kuruldu. Kamuran beyin belgeleri tasnif edilirken Nazım’ın bu mektubuna rastlanıyor. 1985’de Hevi dergisinde yayınlıyorlar Nazım’ın kendi el yazısı, karşısında Kürdçe açılımıyla. Bunu gördüm ve ilk defa 1987’de bu konuda ülkede bazı şeyler yaptım. Hem yayınlar yaptım hem bir kaç konferans verdim. Bu mektup son derece önemli aslında bir özeleştiri ve TKP’nin politikalarını da irdeleyen ve mahkum eden bir mektuptur. Olayı şöyle irdeledim; Nazım TKP’li, Türk milli kurtuluşuna destek olarak yeni kurulan devletin kendi yedeğinde tutmaya çalışıyor Sovyet rejimi. Nazım‘da TKP’den bağımsız bir şahsiyet değil dolayısıyla TKP Kemalizmin değirmenine su taşıyor. Kemalizme ters gelen her harekete karşı geliyor Kürd hareketi dahil. Bir yaranma politikasının, Sovyet bağlantılı ürünü olarak Nazım’da yer vermiyor. Nitekim orada söyledim örnekler verdim, Çin Kurtuluş savaşını yazmış, Hint Kurtuluş savaşını yazmış, Türk Kurtuluş savaşını yazmış, Afrika Halkları Kurtuluş savaşını yazmış.. Kürdler yok. Kürdler sadece bir kaç şiirde geçmiş.

Çok daha yakın bir döneme gelmek istiyorum 90’lar Sivas, Gazi olayları. Yakın tarihiyle yüzleşememiş, konuşamamış, tartışamamış bir iktidarla 2.5 yıldır çözümü konuşuyoruz. Zilan’a Dersim’e kadar gitmeden, Maraş’la Çorum’la yüzleşememişken bu toplumsal barış nasıl mümkün olabilir?

Tüm bu katliamların soykırımların sürgünlerin olabilmesinin sebebi Kürdlerin de Alevilerin de büyük bir aldanmışlığıyla, aldatılmışlığıyla alakalı. Bunu önce böyle görmek lazım. Bir aldatılmışlık tabiri caizse ideolojik düşünsel iğfal edilmişlik artı örgütsüzlük. Darmadağın edildi bu örgütlenmeler ve özellikle Aleviler, kimliği üzerinden Alevi Kürdleri tek yanlı bir aşka mahkum oldular Cumhuriyet rejimi boyunca. Geçmişte Osmanlıyı tanıyorlar, bunlar göreceli olarak biz reform getiriyoruz, Şeyhülislamlığı kaldırıyoruz, laikliği getiriyoruz diyerek tek yanlı bir aşka mahkum ettiler bu toplulukları ve bu mahkumiyet çok uzun süre devam etti. Bu unsurlar, devlet aygıtının gerçek ideolojisini anlayamadılar.

Baskılar, yasaklar, tabular dönemi..

1920’de Ankara’da Türk meclisi açıldığında meclisin kapısında bir tarafta Türk bayrağı bir tarafta hazreti Muhammed’in sancağı şerifi asılıydı bunu kim biliyor? Kaç kişi biliyor? Aynı Sancağı Şerifi birinci dünya savaşında da İttihatçılar ortaya çıkardılar. Aynı Sancağı Şerifi 1922’de İzmir’in dörtte üçünü sakallı Nurettin’e bağlı birlikler yakıp yıkarken de ortaya çıkardılar. Bunu bilmez bu toplum, bunlar kapalı kapılar ardında ya da gözden uzak yapılan işlerdi tabiri caiz ise. Ve büyük bir baskı büyük bir yasak büyük bir tabu dolayısıyla insanlar yakın dönem tarihini bile bilmiyor açıkçası. Yakın dönem tarihi öğrenildiğinde ne kadar kirli bir tarih olduğu ortaya çıkıyor. O zaman Kürdler de Aleviler de diğer unsunlar da yakın dönem tarihinin ne kadar kirli ve kanlı bir tarih olduğunu görür. O nedenle söylüyorum son yüz yıllık Türk tarihi bir etnodinsel arındırma tek tipleştirme Türk-İslamlaştırma aynı zamanda soykırımlar, katliamlar sürgünler ve asimilasyonlar tarihidir. O yüzden insanlar öncelikle kendi tarihlerini öğrenirse Aleviler için de söylüyorum, bunu bir bütün olarak Kürdler için de söylüyorum kendi tarihlerini öğrendikçe daha çok bilinç kazanıyorlar ve sorgulanması irdelenmesi gereken bir tarih, mahkum edilmesi gereken bir tarih olduğunu görüyorlar anlıyorlar. Bu daha da bir ivme görevi yapıyor bu unsurlar üzerinde bu unsurları daha da harekete geçiriyor. Nitekim yakın döneme kadar doğru dürüst bir Alevi örgütlenmesi yoktu bilindiği gibi. Kürd kimliği gibi Alevi kimliği de yasaktı bu ülkede. Hatta 1992’de biz ilk kez Kürd- Kav’ı kurduk, Kürd-Kav Türk tarihinde resmi olarak tescillenen ilk Kürd örgütüydü.

Aleviler Kürdlerden sonra örgütlenebildi

Alevi örgütlenmesi bundan da sonra 1995’te ancak tescil edilebildi Alevi adını. Ondan önce Alevi adı da yasak, bu adla dernek kurmak yasak, örgüt kurmak yasaktı. 1993 yılında yaşanan Sivas Madımak katliamı bu konuda bir ivme görevi yaptı. Avrupa’da da önemli bir Alevi toplumu vardı dolayısıyla ona bir tepki olarak yoğun bir örgütleneme başladı. Avrupa’da bugün bir konfederasyon tarzında dünyanın bir çok ülkesinde örgütlüler ve bütün Avrupa aslında birçok açıdan da bunun öncülüğünü yaptı tabiri caiz ise ve yoğun bir sorgulamaya geçildi işte Sivas‘taki anmalar veya diğer bölgelerdeki anmalar o süreç üzerine yoğunlaşmaya başlandı ve bunlar hem kendisiyle hem devletle yüzleşmeyi getiriyor haliyle. Sonuçta daha yeni Maraşa tekrar sokmadı devlet insanları yani hem insanları katlediyorsun tek yanlı, sayı bile belli değil çoğunun mezar yerleri bile belli değil, yakın dönem bu 1978’den söz ediyorum yakın dönem. Durum böyle iken 36 yıl sonra insanların kendi acılarıyla yüzleşmelerine ya da kendi insanlarını anmalarına izin verilmiyor işte gördük. Bu biraz oradaki insanların, iyi niyetli insanlar bundan mutlaka utanç duyuyordur mutlaka. Çünkü tümünün arkasında devlet vardı. Tüm katliamların arkasında devlet vardı. O diğer faşizan unsular ya da İslamcı fanatik unsurlar bunların maşalığını yaptı açıkçası bunların tetikçiliğini yaptı. Bu Maraş’ta da çok açıktır. Bir bölümü zaten ordular eliyle yapıldı eskiler yakın dönemde de , ordu direkt işe girmeyerek ya pasif kalarak ya geride kalarak ya alttan alta organize ederek sadece ordu değil devlet aygıtlarının hepsinden söz ediyorum. Somut olarak biliyoruz biz Maraş katliamı için dört ay önceden hazırlık yapıldığını bizzat o konuda rapor veren Pol-Der şube başkanı Alevi bir şahsiyet açıkladı. Hasılı kelam hiçbir zaman bir tedbir alınmadığı için politikalar devam ediyor.

Ecevit ve İnönü’nün Kürd kökenli olması yetmez

Bu esasıyla Ecevit dönemi de bunun dışında değil öbürü de bunun dışında değil. Yani Ecevit’in Kürd kökenli olması bir şey değiştirmiyor. Ya da İnönü’nün Kürd kökenli olması bir şey değiştirmiyor. İnönü Bitlis Kürdlerindendir. Kürümoğlu Kürdlerindendir, Ecevit Kastamonu Kürdlerindendir ama bu bir şey değiştirmiyor. Çünkü esas olarak bunlar devletin resmi ideolojisini sürdürüyorlar. İnönü daha 1925 yılında yaptığı bir açıklama birinci vazifemiz… yani 1925 harekatında başbakanlığa getiriliyor, birinci vazifemiz bu memleket içerisinde bulunanları behemehâl Türk yapmaktır. Daha o tarihte söylüyor.

Yakın tarihini bilmeden yüzleşme olmaz

Şimdi geliyorum senin o son sözüne bu yüzleşme nasıl olacak önce biz yakın tarihimizi iyi bileceğiz. Yakın tarihimizi iyi bilince bu devlet aygıtının ne kadar kirli olduğunu bir daha göreceğiz. Ne yapmak istediğini daha iyi anlayacağız. Ve gerek yerel gerek ulusal ve uluslararası platformlara bu konuları götüreceğiz, taşıyacağız. Daha yakın tarihte işte birkaç hafta önce ben İstanbul’daydım, Dersim ile ilgili bir panele katıldık, sonra bir geceye katıldık. Orada açıklanan bir belge var ama ben o belgeyi daha önce görmüştüm. Hasan Saltık’ta göstermişti. 1937-1938 katliamında biliyorsun zehirli gaz kullanılıyor. Bombalama ile başlıyor tabi 37’de, bunu ilk olarak Kemal Kılıçdaroğlu’na açıklamıştı İhsan Sabri Çağlayangil. Dönemin sağlık bakanı sonraki Başbakan Refik Saydam katliam döneminde sağlık bakanı sonra başbakan oldu. Başbakanken 1942’de genel kurmaya yazı yazıyor, yazı bugün elimizde, o belge açıklandı orda zaten. 1942’de ‚‘İnsanlara karşı Dersim‘de zehirli gaz kullanılması bir insanlık suçudur, bir doktor ve bir yönetici olarak bunu tasvip etmiyorum bu bir insanlık suçudur‘ diyor. Buna rağmen 1944’te genel kurmay başkanlığı mağara aramaları, eşkıya takibi konusunda bir broşür yayımlıyor. Yani başbakan böyle diyor buna rağmen genel kurmay 1944’te broşür yayımlıyor, elimizde var bu broşür.

Belgeler var evet şimdi ne olacak?

Ne oldu şimdi tüm bunları bilerek? Bu belge ile birlikte zaten açık söyleyeyim benim de katkılarımla Dersimi Yeniden İnşa İnisiyatifi var, dernek oldu şimdi bunlar konuyu uluslararası ceza mahkemesine götürdüler. İnsan Hakları Mahkemesi‘ne götürecekler. Bu belgeler devamlı üstüste biniyor, bunlar ortaya çıkınca mahkumiyet kaçınılmazdır. Maraş katliamı ve diğerleri çok daha yakın dönem bu konuda artık ifşaatlar başladı. Çok yakın dönem ve devlet bununla yüzleşemediği gibi, o mahalli unsurlarda bulunanlarda utanıyorlar belki, yani insan olan zaten utanır gerçekten utanması gerekir. Bir bölümü çıkarlarına halel gelmesin diye bir bölümü utancından, devlet de mahkum olacağından korktuğu için bununla yüzleşmekten imtina ediyor. Ama korkunun ecele faydası yoktur. Bunu unutmayalım hiçbir zaman, gerek Kürdler gerek Aleviler eskisinden çok daha örgütlüdür. Artı Avrupa Birliği‘ne girmeye çalışan Türkiye, Avrupa Birliği müktesebatını ve uluslararası yasaların da önemli bir bölümünü kabul etmiş durumda, dolayısıyla artık bu olay kaçınılmazdır. Yani Türkiye’deki yönetimler tüm yakın tarihiyle en azından 100 yılı baz alırsak yüzleşmek zorundadır. Çünkü Cumhuriyet İttihat‘ın devamıdır. İttihat’tan itibaren tarihiyle yüzleşmek ve bu konuda diğer Avrupa ve dünya ülkeleri nasıl adımlar atıyorsa aynı adımları atmak ve halkıyla barışmak zorundadır. Başka bir çıkar yol yok.

Resmi ideoloji çöktü mü?

Resmi ideoloji öyle kurumsallaşmıştı ki; bunun bütünüyle çöktüğünü söylemek için çok çok iyimser olmak lazım. Bir kere devlet aygıtının ister karanlık de ister aydınlık de, ne dersen de bu aygıtın direnmeye çalıştığı bir gerçek. Bu son operasyonla bu aygıt kısmen güya cezalandırılmaya çalışıldı. Fakat iktidar kavgasıyla buna da tekrar perde çekildi. Dolayısıyla en kaba unsurlarının da tasfiye edildiği söylenemez. Devlet resmi ideolojisinin de bütünüyle tasfiye olduğu söylenemez. Ama bu bir süreç işidir çok önemli darbe aldı. Bu konuda büyük fay kırıkları oluştu açık söylemek lazım. İşte bizim yayınladığımız belgelerle yeni yayın süreciyle bu konuda yapılan çalışmalarla büyük ölçüde darbelendi. Çok büyük ölçüde darbelendi devletin resmi ideolojisi. Ama bunun için tabi ki daha zaman var ve mücadeleyi sürdürmek gerekiyor.(BasHaber Gazetesi) / (r.s)

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.