‘KIRMIZI FARE 2’den BİR BÖLÜM NEDİR MARAŞ?

‘KIRMIZI FARE 2’den BİR BÖLÜM NEDİR MARAŞNedir maras?  

(Ali Rıza Aksın )

11.07. 2016, Zürich

Lacivert kasketim, kemerli lacivert paltom ve yaşımla çelişen bıyıklarımla kime benziyordum desem? Rus steplerinde savaşan bir Kızılordu
askerine mi, Mustafa Kemal’in karlı günlerdeki üniformalı haline mi? Tek fark benimkilerin lacivert oluşuydu. Biraz Bolşeviklik biraz Kemalistlik biraz da kendim… Sütçü İmam’ın o hizada el yapımı sağlam bir kundurayla Kıbrısmeydanı’na iniyordum.

Yıl 86, aylardan Kasım; güneşin başının dertte olduğu soğuk bir gün. Yağmurun yerini güneş almış, şehir, kirinden pasından arınmış gibiydi. Kıbrısmeydanı ıssız. Bir saatçının tabelası gıcırdıyor. Önümdeki ağaçta birkaç serçe rüzgâra inat uçmuyordu. Sepetli bir motor, kara çarşaflı bir kadını, avazı çıktığı kadar bağıran bir keçiyi kaleden yana taşıyordu. Bir çocuk, kapısı açık bir dolmuştan boş yere ”Çocuk bahçesi, Yürük Selim, Bağcılar!” diye bağırdı. Sakallı sakalsız, paltolu, şalvarlı erkeklerle, peçeli peçesiz kadınlar geçti. Böyle günlerde dağlısı, ovalısı gelmez, esnaf, sobasının başında umutla dışarıyı gözetlerdi. İçimde bir yabancılık, bir tiksinti. Kinim depreşmiş esintilerim yüzüme vurmuştu. Her yüzde, her köşede bir cani arıyorum. ”Her çarşıya, camiye, caddeye, sokağa, eve, duvara, cama, eşiğe kan sıçramış” diye düşünüyorum. ”Her taraf kan… Nedir, nasıl bir cehennem bu?” Kafamda kocaman bir soru; nasıl bir Maraş bu?

”Hititlerden Asurlara, Asurlardan Medlere, Medlerden Perslere, Perslerden B. İskender’e, B. İskender’den Komagane’ye, Komagane’den Roma’ya, Roma’dan Bizans’a, Arap’a, Selçuklu’ya, Moğol’a, Osmanlı’ya, Ermeni’ye, Türk’e, Kürt’e dek uzanan kanlı bir sürecin son halkası mı? Çok tanrıcı, Pavlusçu, Manici, Zerdüşt, Hıristiyan, Nasturi, Müslüman ve Alevilerden oluşan bir sentez mi? Yenilip yıkılanın, din değiştirenin bir potada eritildiği, çok başlı, zehir dilli bir ejderha mı?  Mertlik, kahramanlık, din, cesaret gibi kavramlarla uyuşturulup kaynaştırılan bireyler topluluğu mu?

Yeniyi, güzeli yıkmaya yarayan bir koç başı mı? Islahat Fermanına, eşit vatandaşlık statüsüne Anadolu’da yükselen ilk itiraz mı? İttihaçıların Zeytun ve Maraş’ta Pan Türküzm ve Pan İslamizm’le sonuç aldığı ilk yer mi? CİA’nın siparişi, MİT- MHP icraatı 12 Eylül’ün fideliği mi? Türkiye’ye rol model olarak biçilen özel bir alan mı? Müslümanların eline geçtiği 637’den 1919 Fransız işgaline kadar gen havuzunda ölüm, tecavüz, kuşku, korku ve güvensizlikte dahil nice travmayı barındıran hasta bir şehir mi?

Doğu batı çelişkisinin tabana yansıdığı talihsiz bir coğrafya mı? Acı, ekşi ve tatlının uç noktalarda tüketildiği, ceviz, bastık, çemen, biber, dondurma, şire, paça ve tarhananın ikiz derece birbirine benzettiği insanlar topluluğu mu? Kadınların ızara ve mantolara gömüldüğü, erkeklerin şapkalı, paltolu bir hayata uzunca bir süre direndiği, kıskançlığın tavana, hoşgörü ve empatinin dibe vurduğu lanetli bir çukur mu?

Dışarıda başarısız, içeride geçimsiz, yiyip içmesi, giyimi kuşamı, küfrü bile aynı olan kompleksliler topluluğu mu? Biçimselliğin ve mahalle baskısının hat safhada olduğu, ramazanın patlamaya hazır reflekslerle geçiştirildiği, inananların sabır ve bilgeliğinden yoksun, nefsini terbiye edememiş, kendine güveni olmayan, kıskanç, şımarık insanlar topluluğu mu? Nedir Maraş?

Zemherinin poyrazı mı, bağ evi keyfi mi? Kahvelerde, kürsülerde şor yapma, namaz kılma, sahura kalkma, tespih çekme, vaaz dinleme, ot atma alışkanlığı mı? Birey olarak yakalayamadığı mutluluğu din, bayrak, millet üzerinden giderme kompleksi mi? Övünme hastalığı mı? Kalaycılığın, semerciliğin, terziliğin, dericiliğin, bakırcılığın, oymacılığın tükenişi mi?

İşsiz kalmış mutsuz zanaatçıların, aile, akraba ve torunlarıyla şehre yaydığı uğursuz bir enerji mi? İklimi, bitki örtüsü ve tabiat güzelliği ile çelişen insanlar topluluğu mu? Nedir Maraş? Bunlardan biri mi, hepsi mi?” Kaç kişiye çarptım, kaç otomobilden, kaç sepetliden geçtim bilemedim. Kıbrısmeydanı’nın iki kola ayrıldığı, bir kolunun vilayete, diğerinin terminale saptığı o ara yere indim.

Utandım, bir köylü gibi düşünmekten vazgeçtim. Kaldırımdan kaldırıma koşmaya hazırlanan bir çıraktan Andırın Terminali’ni sordum. Kara, kirli eliyle aşağıyı gösterdi çocuk. ”Dosdoğru gidin, pikabın orada sağa sapın; hali geçincik görünür zaten” Ne bağıran ne el sıkışan… Halin çeşmesinden abdest alanlarla birkaç noktada birikmiş az sayıda müşteri gördüm. Yanık bir sesten ikindi ezanı okundu. Birazdan onu başkaları izleyecek yer yerinden oynayacaktı.

Rüzgâr, ağır aksak ilerleyen bir kadının çarşafını zorluyordu. Çeşmede abdestini alan kırpık sakallıdan Andırın Terminali’ni sordum. Adam, ayağı elinde düşmanca bir bakış fırlattı bana. Üstelemeden geçtim. Briketli bir surun önünde durdum. Surun üstüne çirkin bir yazıyla ”Andırın Garajı” nakşedilmişti. Toprak zeminli, geniş kapısından yazıhaneye yöneldim. Yazıhanenin önünde kalkmaya hazır büyükçe bir otobüsle iki minibüs bekliyordu. Daha geride, otların arasında, lastikleri foslamış, kapıları düşmüş, sivri burunlu bir otobüs duruyordu. Tabureye ilişirken valizimden kurtulmanın hafifliğini yaşadım.

”Ede nereye?”

”Andırın’a.”

”Çay iki!”

………

Ali Rıza Aksın

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın