Kamil toplum projesini unuttuk

10959506_1603472199886078_1704230382559680733_n

Kamil toplum projesini unuttuk

Alevilik nedir?

Alevilik, Hıristiyan şeriatına tavırlı Anadolu yerli halkının, İslam şeriatına tavırlı Ali Yandaşları’nın ve Asya kökenli insanların Anadolu’da yarattığı, doğatanrıcılık ve insantanrıcılık temelli, geriye dönüş tapımıyla kendisini İslam’ın doğuş koşullarına taşıyan, “tersine dönüşüm” ile Hz. Muhammet’i “mürşit”, Hz. Ali’yi “pir” durumuna yükselten, kendine özgü kural ve törenleri bulunan bâtıni-heterodoksi nitelikte felsefi/inançsal-siyasal bir bilgelik öğretisi ve bilinç-inançtır.

Örgütlerimiz de tanım yaptı biliyorsunuz; bir sayfalık, kimiz kez birkaç sayfalık özlü anlatımları bize tanım diye “yutturmaya” kalktılar. Üstelik başka tanımlara “itibar etmeyin” diyerek suç da işlediler. Aleviliğin bir yanı “insantanrıcı” olduğu için bir Alevi, her şeyi önce “insan” biçimine dönüştürüp sonra da anlamaya çalışır. Bu kapsamda “örgüt” dediğimiz şey de “kocaman bir insan”dır. Bu “kocaman insan”ın aklı, Alevi-Bektaşi topluluk aklıdır. Örgütlerimizin doğru düşünmesi-doğru konuşması-doğru iş yapması, yanlış yapma özgürlüğünü sonsuzca kullanan aydınlarına özgürlük tanımaktan geçer.

–Yaptığınız Alevi tanımıyla Aleviliğin yapılanma sürecinde Şeriata ve feodal devlete karşı olmak gibi iki ölçüt ortaya çıkıyor…

Devletini dini “şeriata” yönelerek “resmi” ve “biçimsel” bir İslam inancını kemikleştirirken; halkın dini Yol’a yönelerek inancı “dünyalaştırdı”; kendisini peygamberli dinlerin muhalefetine taşıyarak paylaşmacı/dayanışmacı değerlerin ve etik kuralların ağır bastığı bir “yarı-ilahi ideoloji” yarattı.

Şeriatçı İslamlık, yani Sünnilik devletin, düzenin, daha açık bir anlatımla Selçuklu ve Osmanlı egemen sınıfının ve bunların sömürü çarkının “taşıyıcısı” oldu. Şeriat dışında ve ona karşı yapılanıp biçimlenen Alevcilik-Bektaşilik, devlet “olamadı” ama insanlığın yarattığı paylaşmacı/dayanışmacı değerlerin “son” taşıyıcıları olarak, yaşanan andaki “toplumsal muhalefet” insanıyla buluştu. Şeriatın güdücülüğünde devletin ezen, sömüren; Alevilik-Bektaşiliğin güdücülüğünde halkın ezilen, sömürülen ama başkaldıran rolünü oynadığı bu sürecin yaşanmasına koşut olarak dilleri, dinleri ve kültürleri birbirinden bütünüyle farklı “iki ayrı dünya” ortaya çıktı. Aleviler-Bektaşiler, o koşullarda “sınıfsal çıkarların” belirlediği genel bir toplum örgütlenmesine gidemedi; genel bir halk örgütlenmesi yaratamadı. Böyle olmakla birlikte Ortaçağ koşullarında temel üretim aracı olan “toprak” ve toprağa bağlı “üretim”le kentlerin “zanaat” zemininde örgütlendiklerinden, Alevi-Sünni ayrımının da ötesinde üretici/yaratıcı olan Anadolu insanının düşünsel ve yaşamsal gereksinimlerini karşılayabildi, onların ekonomik/demokratik ve siyasal istemlerine yanıt verebildi.

Alevilikte varlık-ötesi bir tanrı algısı yoktur, Tanrı gizil nesnelliktir

— Alevilikte Dört Kapı Kırk Makam’ın da ilk kapısı “Şeriat Kapısı”. Alevilerin bir karşı oldukları şeriat var, bir de savundukları şeriat. Buna bir açıklık getirir misiniz?

Alevilik adına anlatmakta ve anlamakta zorlandığımız bir konuyla karşı karşıyayız.Sünni anlamda şeriat, gökyüzünden yeryüzüne indirildiğine inanılan tanrı buyruklarının toplamıdır. Öyküsel anlatımla Tanrı’nın bir defteri vardır; adı “Levh-i Mahfuz”; Tanrı bu deftere ne düşündüğünü ne yapmak istediğini yazar. Melek Cebrail, Tanrı’nın deftere yazdıklarını okur, ezberler ve Peygamber’e taşır: Taşıdıklarına “vahiy” adı verilir ve bunların toplamı şeriattır. Alevilerin karşı oldukları şeriat budur: Çünkü, varlık-ötesi bir tanrı algısı yoktur Alevilikte. Böyle olduğu için de varlık-ötesinden varlık âlemine bir buyruk inmez.

Alevilikte Tanrı, varlığın içinde olduğuna göre, “varlığın içinden dışına taşınan” , yani “bâtınından zâhirine taşınan” şeydir şeriat. Varlığın bâtınına, “tanrısal öz” adı verilir; “tanrısal öz”, tanımından da anlaşılacağı gibi “gizil durumda” bir nesnelliktir. Tanrı, “gizil nesnellik”tir. Alevilerin savunduğu felsefi şeriat görünmeyen tanrısal özün görünüşe taşınmış biçimidir.

Yani duyu organlarımızla algılayabildiğimiz canlı-cansız somutluklar dünyasının kendisidir. Görüldüğü gibi gökyüzünden, yani varlık-ötesinden gelen bir şey yoktur. Bizim şeriatımız çocuklarımızdır. Bu Sünnilikte olduğu gibi bir metafizik idealist inanç kabullenmesi değil, varlığın özünde “saklı” eğilimin “sırrının” çözülmesiyle, yani inanarak değil düşünerek ulaşılan “düşünceci idealist-maddeci-düşünceci” bir çıkarsamadır, bir “keşiftir”.

Dört kapı kırk makam’daki şeriat, “yol bilgisi”dir. Alevilerin savunduğu ikinci şeriat algısı da budur.

—Alevilik tektanrıcı dinlerin şeriatı dışında bir şeriat algısı yaratmış. O zaman Alevilik “vahiy” dışı mı?

Evet, tam da bunu söylemek istiyorum. Yıllarca kimimiz Alevilik İslam içi, kimimiz Alevilik İslam dışı dedi. Tozu dumana kattık ama bir sonuca varamadık. Yol diliyle söylersek “edepli” bir tartışmanın içine sokamadık kendimizi.

Alevilik-Bektaşilikte topluluk dendiğinde, yaşarken henüz dirilememiş canların oluşturduğu topluluk, ölmeden evvel ölmek zemininde yetkin duruma gelmiş canların oluşturduğu topluluk ve Hakk’a yürümüş canların canlarının oluşturduğu topluluk anlaşılır. Atalar tapımı bağlamında, Hakk’a yürümüş canların canlarının toplamı aslında, toplumsal bilinç demektir. Bu bilinçten yararlanma çabası Alevi-Bektaşi eğitimini oluşturur.

Anadolu Aleviliği kaynak kültürden kendisine ulaşan atalar tapımı değerlerini Hz. Ali’nin değerleri durumuna dönüştürür: Artık “Konuşan Tanrı” görüntüsü ardında Hz. Ali “ata-baba” ya da “ata-tanrı”dır; daha doğrusu bir “doğa-tanrı”dır. Hz. Fatma, “ata-ana”dır ya da “ata-tanrıça”dır, daha doğrusu bir “doğa-tanrı”dır. Tektanrıcı dinler öncesinden taşıdığı değerleri, tarihin gerisine taşıyarak “ilahi ezberi” bozdu. Kendisini “şeriatın” dışına, “vahyin” dışına taşıdı. “İlahi ezber”de, yani Sünnilikte vahiy, “bir düşünce ya da buyruğun Tanrı tarafından Peygamber’e ilham edilmesi ya da Peygamber’e ilham edilen tanrısal kelam ve haber”, anlamına gelir. Aleviler, metafizik idealist bir inanç kabullenmesi olan böylesi “vahiy” anlayışına karşıdır. Ancak bir “vahiy” anlayışı vardır Alevilerin: Şeriat, varlığın içinden dışına taşınan şey, somutluk idi, ötesinde bu şeye, somutluğa ilişkin bilgi idi. Alevilikte vahiy dendiğinde “varlığın içinden dışına taşınan bilgi” anlaşılır. Örneklersek tohumun içinde bir ağaç, yumurtanın içinde bir civciv bilgisi vardır. Bu bilgi “eyleme” geçerse tohumun ve yumurtanın dışına çıkar; çıkarak ağaç ve civciv olur. İşte Alevilikte özel anlamda herhangi bir varlığın içinden dışına, genel anlamda bâtından zâhire taşınan bilgiye vahiy adı verilir. Vahye uymak Alevilikte varlığın, yani dağların-taşların, suların-bulutların, hayvanların-insanların ne düşündüğünü öğrenmek, öğrendiğini sese dönüştürmek, nedenlerin nedeni olarak algılanan Tanrı’nın nasıl bir düşünce içinde bulunduğunu öğrenmek demektir.

Alevilik-Bektaşilik bir “ateizm” değildir

–Sizin ifadenizle “İlahi ezber”e uyan Alevi-Bektaşi sayısı az değil bugün.Alevilerin büyük bir bölümü cemevinde ibadet ediyor, ama camiye giden, oruç tutan, namaz kılan Aleviler de var. Bir kısmının ise bunlarla hiçbir ilişkisi yok. Nedir bu durum?

Alevilik geçmişte tek bir bütün idi: Ortaçağ’da temel üretim zemininde, yani toprak-otlak ve toprağa-otlağa girdi üreten kentsel yapı üzerinde belirleyici üretici güçleri kucaklayan, onları esenliğe çıkartacak olan bâtıni kurtarıcı bilinç-inançtı. Bir topluluk bilinci-inancı olmasına karşın sınıf yoğun karakteri nedeniyle çalışan-üreten olmak koşuluyla tüm Anadolu insanının çıkarlarını-özlemlerini kucaklayabildi. Ne var ki artık Ortaçağ’da yaşamıyoruz: O günden bugüne Alevi-Bektaşi zeminde ciddi sınıfsal ayrışmalar oldu. Dişe dokunur bir Alevi-Bektaşi burjuvazisinin varlığından söz edebiliyoruz artık. Sistemin Alevilere-Bektaşilere yönelik “oyunlarını” da işin içine kattığımızda, kimileri kalkıp kendini yaratan toplumsal kaynağa “ihanet ederek” resmi dünyaya taşınmak ya da sağ siyaset zemininde kimlik edinmek gibi çabalara girebiliyor. Yaşanan yabancılaşmaya koşut sayıları tedirginlik yaratacak boyutta olmasa da kimi Aleviler-Bektaşiler hem camilere gidiyor, oruç tutuyor hem de cemevine gidiyor, ceme katılıyor. Kimi Alevilerin-Bektaşilerin ne cami ile ne de cemevi ile ilgili gözükmemeleri, devrimciliğin, sosyalistliğin bir dışa vurumu olarak algılanmalıdır. Alevilik-Bektaşilik bir “ateizm” değildir: Kendisini bilimsel olarak ifade edebilme şansına sahip felsefe-inançtır; bu bağlamda bir bilgelik öğretisidir. Tanrısız bir doğaya ve tanrısız bir insana ulaşmayı amaç edindiği için dışarıdan bakıldığında daha az inanç kaynağı arama çabası gibi görünebilir. Sosyalist sol bağnazlık bu derinliğin farkına varamadığı için kendi birey algısını nesnelliğin yerine koyuyor; tarihsel-toplumsal bir olgu olan Aleviliği-Bektaşiliği özlemlerine göre biçimlendirmeye çalışıyor.

—Alevilik-Bektaşilikte tek bir bütünden söz edilebilir mi?

Biraz önce söylediğim koşulda Alevilik-Bektaşilik adına “tek bir bütün”den söz edilemez. Güncellenecek ve geleceğe taşınacak Aleviliğin-Bektaşiliğin içini kim dolduracaktır? sorusunun yanıtı bizim Alevilik-Bektaşilik adına nerede ve kime karşı duracağımızı, nasıl bir Alevi-Bektaşi tanımını sahipleneceğimizi gösterir. Güncellenecek ve geleceğe taşınacak Aleviliğin-Bektaşiliğin içini Alevi burjuvazisi değil, sağ siyaset zemininde kimlik arayışına çıkanlar değil, bunların dışında kalan ve Alevilerin-Bektaşilerin çalışan-üreten durumundaki ezici çoğunluğu dolduracaktır.

Aleviler-Bektaşiler inanmayana da saygı duyarlar

—Alevi zeminde kendisini ateist olarak ifade edenlerde var…

Alevilik-Bektaşilik ateizm değildir. Ateist olup da Alevi olduğunu söyleyenler bir “ürpertiye” yol açsa da sorun, “sorun” durumuna gelmiyor. Bunun nedeni bir Alevinin-Bektaşinin amacı ile bir ateistin amacının yer yer örtüşmesidir. Bir ateist inancı tümüyle yadsıyarak insanı ve doğayı özgürleştirmeye çalışır. Bir Alevi-Bektaşi ise tanrısız bir insana ve tanrısız bir doğaya ulaşmaya; doğrudan insanın kendisini ve doğrudan doğanın kendisini Tanrı kabul ederek insanı ve doğayı özgürleştirmeye çalışır.

“Örtüşme” nedeniyle Aleviler-Bektaşiler inanmayana da saygı duyarlar, onaylamasalar da sorun durumuna getirmezler. Bâtınilikte inanç, tüm tektanrıcı dinlerin tersine “düşünülerek” üretilen bir olgudur; insanın ve doğanın aklının sonuçlarıdır. Bu niteliğiyle aydının-demokratın-sosyalistin inanmak için gerekli altyapısını oluşturur. Aydın olmayan mürekkep yalamışların ve sosyalistlerin kafasındaki bağnazlık, bu derinliğin anlaşılmasını engelliyor. Alevi inancını, hesaplaştıkları metafizik idealist inançlarla aynı kaba koyuyor ve ondan sakınıyor, uzak duruyor. Kendi ilericiliğinin kanıtı anlamında, “Ben Aleviliğin devrimci yanını seviyorum, inanç yanı beni ilgilendirmiyor”, diyenler bana göre düşünemeyen gülünç figürlerdir.

–Bu yıl Mevlana yılı. Cem Vakfı Mevlevilik ile Aleviliği neredeyse özdeşleştirdi.

Mevlevilikle Aleviliğin bir bağı var mı?

Aleviliğin-Bektaşiliğin Mevlevilik ile belirleyici anlamda bir akrabalığı yoktur. Geçmişte Mevlana sağ iken Mevlana’nın etkin olduğu kent koşullarında Şems’in temsil ettiği felsefe-öğreti-inanç Bâtıni kol olarak algılanıyordu. Şems aracılığıyla Mevlana ve Mevlana hareketiyle bir akrabalık kuruluyordu. Mevlana’nın ölümünü izleyen süreçte Şems ve Şems düşüncesi boğuldu. Dışarıdan bakıldığında Alevilik-Bektaşilik ile Mevleviliğin yan yana duruyor gözükmesi, en entelektüel Sünni tasavvufu kullandığı için doğal olarak Bâtıni tasavvufu kullanan Aleviliğe-Bektaşiliğe yakın konumlanmasından kaynaklanır. Mevlevilik kentlerde Selçuklu egemeninin beşinci kolu olarak örgütlenmiş Sünni bir tarikattır. Alevilik-Bektaşilik kırda, temel üretim zemininde belirleyici üretici güçleri örgütleyen ve egemene karşı duruş alan Bâtıni bir tarikattır/yoldur.

Meşru sultanlarına isyan eden Türkmenlerin büyük bir günah işlediğini, öldürülmeye müstehak asiler olduklarını, merhamet edilmeyerek tümünün kılıçtan geçirilmelerinin gerektiğini savunan Mevlevilik ve şeriatçı İslamlığı ideoloji edinen Selçuklu egemeniyle tam bir hesaplaşmaya girdi Bektaşilik. Toplumsal haksızlığa duyarlı kırsal kesimde hızla yaygınlaştı. Bu kapışmadan, tüm Sünni baskı ve kuşatılmışlığa karşın Anadolu insanının sesi Bektaşilik yengiyle çıktı ve bugünlere taşındı.

Alevilik-Bektaşilikte tasavvuf edebiyat demektir

–Alevi televizyonları, radyoları ve dergilerinde nasıl bir çizgi izleniyor? Sanat ve edebiyata ne kadar ilgi gösteriyorlar?

-Alevi-Bektaşi zemine yönelik yayın yapan televizyonlar ve dergiler, çağdaş, laik ve demokrat bir çizgiyi kendine rehber edinmiş yayın organlarıdır. Bu toprağın tanıdığı en gerçekçi siyaset-politika Alevi-Bektaşi tarihi olduğuna göre, bu tarihi güncelleme eylemine geçen her radyo, televizyon ya da dergi doğrudan demokrasi temelli Alevi-Bektaşi gerçekçiliğinin taşıyıcısı olmak zorundadır.

Efendim, Alevilik-Bektaşilikte tasavvuf edebiyat demektir. Bâtınilikte, insan içindekileri dışarıya taşırken, bu bir yükümlülük de olabilir, bir özlem, bir söylence de olabilir tasavvufu araç olarak kullanmak, yani edebiyat ya da sanat yapmak zorundadır. Örneğin semah ya da müzik bir güzel sanatlar-sanat ürünüdür. Bir Alevi-Bektaşi yükümlülüklerini, özlemlerini, söylencelerini güzel sanat ya da sanat ürünü durumuna getirince, yani dans etmeye, türkü söylemeye başlayınca, ibadet etmeyi de öğrenmiş olur; bu gerçeklik, yaşamda metafiziğin kökünü kazır.

İbadet folklör olamaz

–Cemevlerine aynı zamanda kültürevi diyenler ve Alevi inanç uygulamasını folklör olarak görenler var. Bu yaklaşıma ne diyorsunuz?

Aleviler cemevlerine, “Cem ve Kültür Evi” derler. Böyle demekle ibadet ettikleri yerle ilintili bir gerçeği dile getirmek isterler. Ancak, ibadet folklör olamaz; özellikle semah hizmetinin cemevi dışında özel giysilerle dönülmesi böylesi bir yargı uyandırmaktadır. Kültürün özgün geçmişinde, semah hizmeti cemde “içeri semahları”, cem dışında “dışarı semahları” adıyla dönülerek yerine getiriliyordu. Bugün bu ayrım kalktığı için ya da Alevi-Bektaşi zemindeki bilgi donanımı bu ayrımı algılayacak düzeyde olmadığı için, özel giysilerle her yerde dönülen semah, folklör algısı uyandırmaktadır. Cemdeki kimi törenlerin folklör algısı uyandırmasının bir ikinci nedeni daha vardır: Sıralı erkânlardan oluşan cemde her erkân yerine getirilirken “halk bilgeliğinin dili” ve “felsefi bilgeliğin dili” olmak üzere iki dil kullanılır. Halk bilgeliğinin dili ile folk dil ortaktır. Bu ortaklık nedeniyle erkânın kendisi de folklör algısının içine taşınmaktadır.

Diyanet kökten dinci kesimlerden gelecek tehlikeye karşı kurulmuştu

—Aleviler ne istiyor?

Aleviler çağdaş olmayı ya da çağdaş olanı yaratmayı; aklı inançtan, bilimi dinden bağımsızlaştırmayı; gerçek Alevi-Sünni kardeşliğini kurmayı, çağdaş insanlık ve demokrasi değerlerine sahip çıkarak toplumu ve bireyi kilitleyen zincirleri kırmayı; özgürlükleri, eşitliği, halk egemenliğini, ideolojik ve siyasal çoğulculuğu yaşama geçirmeyi, “temel ve vazgeçilmez yükümlülükler” olarak görüyor.

Aleviler, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın çatısı altında yer almak istemiyorlar. Çünkü, devlet yapısında böylesi bir örgütün bulunmasını laiklikle bağdaştıramıyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Atatürk döneminde, devrimlere karşı köktendinci Sünni kesimden gelmesi olası tehlikelere karşı kurulmuştu. Varlık nedeni olan bu tehlikelerin ortadan kalkmasıyla örgüt varlığının da sonlandırılması amaçlanıyordu. Ne var ki gelişmeler amaçlandığı gibi olmadı. Diyanet gittikçe güçlendi. Laik bir toplumda devlet, ne “dinlidir ne de dinsiz”. Devletin “inanç özgürlüğünü sağlamakla” yükümlü olması, bireyin “inançlı ya da inançsız” olabileceğinin; buna karşın, devletin bir inancının “olamayacağının” önkoşul olarak kabul edilmesi demektir. Aleviler zorla din eğitimi verme, Alevi yerleşim birimlerine cami yaptırma ve imam atama, iş ve bürokrasi alanlarından Alevileri dışlama” uygulamalarının, Osmanlı’nın şiddete dayalı “asimile” yönteminin Cumhuriyet dönemindeki devamı olduğuna inanıyorlar ve bu uygulamaların sona erdirilmesini istiyorlar.

Camileri “ortak ibadet yeri” olarak görmüyorlar; kendi inançlarının gereklerini, kendi ibadet yerlerinde, yani “cemevleri”nde özgürce yerine getirmek istiyorlar. Çocuklarına, “devlet zoruyla din dersi verilmesini” bir “zulüm” olarak algılıyorlar ve bu uygulamanın en azından Türkiye’nin de imzaladığı “Çocuk Hakları Sözleşmesi”ne aykırı olduğunu bıkmadan usanmadan yineliyorlar.Bu toprağın yurttaşları, aydınlanma yaratıcıları olarak “kıyıma” uğramak istemiyorlar artık. Bu isteğin bir kanıtı anlamında onlarca insanın diri diri yakıldığı Sivas/Madımak Oteli’nin, “Sivas Utanç Müzesi” olarak düzenlenmesini talep ediyorlar.

“kapitalist enternasyonal la” karışı karşıyayız

–Avrupa Birliği’ne yaklaşımınız nedir?

Demokrasinin temelinin bireysel, toplumsal ve sınıfsal hak ve özgürlüklerden oluştuğu bilinci içinde, bu “alanlardaki kazanımları” bizlere sunacak olan AB ile Alevilerin hiçbir uyum sorunu olamaz. Tam tersine AB üyesi ülkeler insanına Doğu’nun “doğacı/insancı” evrensel değerlerini taşıyacak, onların kendi bedenlerine, ötesinde tüm doğaya, bireysel/toplumsal akıllarına, ötesinde tüm doğanım aklına dönmelerini sağlayacak et etkili araçtır.

Ancak, AB dünyası, demokrasinin ve insan haklarının, sadece tanımını değil, uygulamasını da kapsayan geniş bir anlayışın sahibi olabilir mi?, sorusunun yanıtını “ikirciksiz” vermek durumundayız. Böylesi “geniş” bir uygulamanın, Batı açısından Türkiye üzerindeki sömürü “havzası”nı daraltacağı açıktır. Alevilikte “insan hakları” dendiğinde “yatay eğilimli” istihdam, ücret düzeyi, gelir dağılımı, eğitim, sağlık vb. de akla gelir. AB’nin bu konularla ilgilendiğine tanık olamıyoruz. AB’nin “dayatmaları”, “Batı benzeri bir düzenin küreselleştirilmesi” mi acaba? Eğer öyleyse Aleviler sonuna kadar destek verecektir. Yok eğer AB, “aşırı soyutlaştırılmış”, uygulanabilirliği “sınırlı” olan “dikey” eğilimli insan haklarıyla “içi boşaltılmış bir demokrasi”yi gerekçe göstererek, Batı kapitalizminin ekonomik olarak yönetimine girecek ve siyasi denetim altına alınacak bir Türkiye yaratmak istiyorsa bir “kapitalist enternasyonalle” karışı karşıyayız demektir. Böylesi bir durum, “biçimsel olarak demokratikleşirken özde sömürgeleşmeye doğru yol alıyoruz” anlamına gelir. İşte Aleviler açısından “uyumsuzluk” bu noktada başlar.

Hani kimse ölümüne “tanık” olamaz ya: Tıpkı bunun gibi, demokrasi de bir türlü kendi uygulamasına “tanık” olamadı.

–Size göre nasıl bir demokrasi olmalı? Alevi örgütlerinde Alevi öğretisine uygun bir demokrasi uygulanıyor mu?

Hakların “eşit” dağılımının yapıldığı yerde demokrasi bir “oyun”dur. “Oyun” yaşama geçip oyun olmaktan çıkıp, yani hakların “eşitsiz dağıtımını” yapıp “eşit sonuç” üreten “gerçek” olamadı bir türlü. Hani kimse ölümüne “tanık” olamaz ya: Tıpkı bunun gibi, demokrasi de bir türlü kendi uygulamasına “tanık” olamadı. Özgürlüğün demokrasiden “çıktığı” sanılır: Ama bunun “tersi” doğrudur; özgürlükten demokrasi çıkar. Demek ki özgürlüğün “küçük” bir bölümü “demokratik özgürlük”tür. Onun için bağırıyoruz: Köktendinciden, şeriatçı kimlikten “demokrat” olmaz; “demokrat olmayan” kimliklerle demokrasi kurulmaz, diye. Alevilerin kafasındaki inanç, “şeriatçı bir nitelik” kazanırsa bilelim ki “bizlerle” de “bu iş” olmaz.

“Kendini bilmek”, hiçbir dışsal koşulun sınırlandırmasını eyleminin “sınırı” olarak kabul etmeyen, kendine ve başkasına saygısı olan “kişi olmak” demektir. Gönül felsefesinin temelinde işte “bu kişi” vardır; bu sağlanamazsa demokrasi “temelsiz” kalır. Duyarlılığımızın “izinde” yöremizden dünyaya açılmak, kendi göreneklerimizle selamlaşmak, dünya toplumunun “hamuruna” katılmak istiyoruz. Böylesi bir görevin altından ancak “yetkin bilinç”le kalkılır: Yetkin bilinç “adanmış bilinç”tir. Adanmamış bilinç, kendini “sakınır” ve başkasını “harcamaya” yönelir.

Demokrasi yönetimi kaybedenlerin ya da yönetime seçilemeyenlerin haklarını “güvenceye almaktır”

Alevi örgütlerinde Alevi öğretisine uygun bir demokrasi uygulanıyor mu?

Kimi örgüt yöneticilerimiz “adanmamış” bir bilincin-inancın taşıyıcısı olarak ortalıkta döneniyorlar; en yakın kavga arkadaşının “ayağına çelme takmaya” ya da kendisi için “gizil” tehlike oluşturan örgüt arkadaşını-aydınını “karalamaya” yelteniyor. Demokrasi inancı, “yetkin bilinç” diye tanımlanan “özgürlük bilinci”nin gerçekleştiği yerde başlar.Demokrasi bir “bakış”, bir “seziş”, bir “kavrayış”, ötesinde bir “örgütlenme” biçimidir. Yaklaşımın mantığı gereği “yaşama inandığımız yerde demokrasi, kendimize inandığımız yerde karşı demokrasi başlar”. Yaşama olan inancımız “eksik”, kendimize olan inancımız “abartılı” olduğu için, çağdaş anlamda “uygun örgüt biçimini” bulmamıza karşın bu örgütün yönetim organlarını çoğunluk “nitelikli” yönetici arkadaşlarla dolduramadık. Demokrasi yaratıyoruz diye diye karşı-demokrasi üretiyoruz. Yani yaşamdan sakınıp “her şeyin çözümünü kendinde gören” örgüt yöneticilerinin yönettiği örgütlü Alevi zeminde memur kafalı yöneticilerden çevreye saçılan olumsuzluklar yine aynı kafa yapısına sahip yöneticiler tarafından ortadan kaldırılacaktır.Yaşamından memnun olmayanlar ne kadar “azsa” demokrasi o ölçüde “kararlıdır”.

Demokrasinin ayırıcı niteliği, seçim sonucu oluşmuş “çoğunluk yönetimi” değil, çoğunluğun iradesine karşın “azınlık” durumunda bulunanların bireysel, siyasal ve toplumsal haklarının güvence altına alınmış olmasıdır. Bu durumu örgüte uygularsak yönetimi kaybedenlerin ya da yönetime seçilemeyenlerin haklarını “güvenceye almaktır” demokrasi.

“Kamil toplum projesini unuttuk”

–Alevilerin bugün içinde bulunduğu durumu geçmişin ışığında değerlendirdiğinizde ne söylersiniz?

Geçmişten bize ulaşan Alevilik-Bektaşilik, zulme, baskıya ve haksızlığa karşı “isyan” geleneğini bugünlere taşımış, halk muhalefetini “tarihle, kültürle” beslemiş ve onu sürekli “canlı” tutmuştur. Geçmişimiz ölçü almak durumundayız. Geçmişimizi “ölçü” alıp günümüze baktığımızda Alevilerin; şeriatçı Sünni kuşatılmışlığa “boyun eğme” ile belirgin “Türk-İslam sentezi” zemininde boy veren düşünüş biçimlerinin tanımladığı “kimliksizliğin” kırılamadığı, genelde politika alanının “dışına” itildiği bir dönemi yaşıyoruz. Yani Alevilerin kimi “grupların” ya da “örgütlerin-örgüt yöneticilerinin” kendilerini öne çıkarabilmek için bu “inancın-felsefenin” geleneksel tabanından “habersiz” bir “kör dövüşü ”ne girdiği bir dönemi geçirmekte olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Düşünsel “bulanıklığı” gidermek ve “kimlikli bir mücadeleyi” yaşama getirmek hepimizin temel görevidir

—Bu noktada ne öneriyorsunuz?

Yaşanan bu sürecin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan; düşünsel “bulanıklığı” gidermek; bu kapsamda devreye sokulacak “etkinlik”, “eylem” ve “yazın” ürünleriyle Alevilik temelinde düşünsel “birliğin” sağlanmasına, davranış düzeyinde “dağınıklığın” giderilmesine katkıda bulunmalıyız. Ön çıkan “teorik-pratik” sorunları tartışmak, kolektif bir “ürün” yaratmak üzere düşünsel “olgunluk, beceri ve yetkinlikleri” amaca yönelik “seferber” etmek, felsefemizin-inancımızın yaşamasını olanaklı kılacak, ona hak ettiği saygınlığı yeniden kazandıracak “araçları” biçimlendirmek-örgütlemek ve sosyal pratiği bir ucundan yakalayarak “kimlikli bir mücadeleyi” yaşama geçirmek, hepimizin en temel görevidir.

Sorunun çözümünde “uygun araç” örgüttür: Örgütün “kafa kalitesi”ni yükseltmek ve Alevi canları örgüt çatısı altında toplamak, onları, “nesnel” düzeyde demokrasi-laiklik mücadelesinin “öznesi” durumuna getirmek “örgütlü mücadelenin” asıl amacı olmalıdır.

–Nasıl bir örgütlenmeden bahsediyorsunuz?

Alevi zeminde “iki tür” örgütlenme var. Birincisi geleneksellik zemininde “inanç” öğelerinin biçimlendirdiği “topluluk” yani “ yol” örgütlenmesi. Serçeşme Hacı Bektaş Veli Dergâhı ve bu Dergâh’a bağlı örgütlenme, bu türden bir örgütlenmedir. İkincisi çağdaşlık zemininde toplumsal “çıkara” dayalı düşüncelerin uzlaşmasının bir ürünü olarak beliren “toplum” yani demokratik örgütlenme. Şubeli Hacı Bektaş Veli örgütlenmesi, Pir Sultan Abdal örgütlenmesi, üst örgüt anlamında federasyon ve konfederasyon örgütlenmeleri, bu türden örgütlenmelerdir.

Kendini besleyen ana damardan yoksun ya da bu damarı dışta bırakan, görmezlikten gelen, küçümseyen bir toplum örgütlenmesi “şey” değil, “hiçbir şey”dir.

—Bahsettiğiniz ‘topluluk örgütlenmeleri’ toplumun ihtiyacına bugün yanıt veriyor mu?

Bugün günümüze uzanan Ortaçağ değerleriyle “boğuşuyor” olsak da “sermayenin” egemen olduğu, sınıfsal çıkara dayalı bir toplumsal düzeni yaşıyoruz. Artık, geleneksellik zemininden beslenen “topluluk örgütlenmeleri”, ne denli sağlıklı yapılanırsa yapılansın, Alevi topluluğu dışında toplumun tüm ezilen kesimlerini kucaklayacak bir örgüt durumuna gelemez, bu dönem “kapanmıştır”. Dünün Ortaçağ’ında ve feodal bir yapı altında, Anadolu halkının memnuniyetsizliğini kucaklayan Alevi “topululuk örgütlenmeleri”, bugünün Türkiyesinde ve kapitalist bir toplumda aynı işlevi yerine getirmekten “aciz”dir.

“boşluğu” kapatabilmek için demokratik kitle örgütü kapsamında “toplum örgütlenmeleri” yaratmak zorundayız. Ama diğer yandan Alevi bilincini/inancını dünden bugüne taşıyan, bugünden yarına taşıyacak olan “gelenek örgütü”nü çağdaş toplumun karnında canlandırmak-geliştirmek durumundayız. Yazılı kültüre yatkın, sözel kültüre alıştırılacak olan “çağdaş örgüt belleği”; sözel kültüre yatkın, yazılı kültüre alıştırılacak olan “gelenek örgüt belleği” yaratmak, Alevilerin“olmazsa olmaz koşulu”dur. Her iki örgütlenme tipini “birlikte” yaratacağız ya da canlandıracağız.

Ancak bunlar gerçekleştirilebilirse Anadolu Alevilerinin bu ülke tarihinde ve toplumsal mücadelelerinde oynadıkları “onurlu rolle” buluşulabilir. Bu ülkenin demokrasi mücadelesine kalıcı katkılar verebilirler. Toplumsal hareketi geçmişten günümüze taşıyan Alevilik, bu bağlamda güçlü bir dinamiktir. Bu dinamiklerini, yarattıkları “üst örgüt” aracılığıyla toplumsal muhalefete “aktararak” genel halk hareketinde ve örgütlenmesinde “çimento” görevi görebilirler, kendilerini özgürleştirirken Sünnileri de özgürleştirebilirler.

Bu örgüt diğer yandan, gelenek örgütlenmesini kucaklamalı, onunla kaynaşmalıdır. Kaynaşmanın ve kucaklaşmanın ölçütü, “Alevi evrensel ilkeleri” olmalıdır. Kendini besleyen ana damardan yoksun ya da bu damarı dışta bırakan, görmezlikten gelen, küçümseyen bir toplum örgütlenmesi “şey” değil, “hiçbir şey”dir. Alevi olmaktan kaynaklanan insan hakları, demokratik haklar “bağlı olduğu, içinde yer aldığı üst örgütün eylem, etkinlik” alanına aktarılarak yaşama geçirilmelidir. Bu yolla yaratılan toplum örgütlenmesine, Alevilerin yarattığı bir örgüt “damgası” vurulmalıdır.

“Çağdaş ruhbanlar”, örgütlü Aleviliği “memur ideolojisine” bağlamak istiyorlar

—Alevi yöneticilerle sürekli bir didişme içerisindesiniz. Sorun sizde mi, yöneticilerde mi?

Yaklaşık 20 yıldır özlemlerimizin ötesinde “örgütlendik” ama tahminlerimizin ötesinde “gericileştik”. Örgütlenerek gericileşmek gibi bir “keşfin” sahipleriyiz. Bu toprağın “en gerçekçi politikası-siyaseti” olan Alevi tarihini “güncellemeyi” beceremedikleri için “beklentileri” karşılanmayan, doyumsuz, kendilerini Alevi “uzmanı” sayan, Aleviliği kurtuluşa taşıyacak “seçenek” gören kimi çağdaş örgüt yöneticilerimiz “engelimiz” durumuna geldi. Ne kadar acı değil mi? Biz yıllarca Aleviliğin “en zayıf halkası”nın “ruhbanlık ya da ruhban örgütlenmesi” olduğunu söyleyegeldik. Eğer Alevilik “toplumsal bir bilinç-toplumsal bir örgütlenme” yaratmak istiyorsa “kan bilincini ve kan örgütlenmesini” aşmak zorunda olduğunu sürekli yineledik. Artık günümüzde geçmişten bize taşınan “kan temelli ocak örgütlenmesini” okul olarak algılamak zamanı gelmiştir dedik. Serçeşme merkezli ve “bilme temelli” bir gelenek örgütlenmesine bağlanmak gerektiğini açık açık yazdık. Hay huy içinde “tersine dönüşüm” ürünü “çağdaş ruhbanları” görememişiz. Tanımladığım “çağdaş ruhbanlar”, Alevi “aristokrasisini” oluşturan, “yukarıdanlığı” ile belirgin, kendilerinin de içinde yer aldığı “seçenek elit”i her şeye “merhem” sanan “cahillerdir”. Kendi esenlikleri adına Aleviliğin içini doldurmaya çalışan “sarı yöneticilerdir bunlar. Aleviliği “memur dünyasına” taşımak isteyenlere karşı kavga veriyoruz diyen bu “çağdaş ruhbanlar”, örgütlü Aleviliği daha önce örneğini görmediğimiz bir “memur ideolojisine” bağlamak istiyorlar.

—Nasıl yani?

Her birimizi “imha etmek” isteyen sisteme karşı örgütlü mücadele veriyorsak eğer kendi basınımıza, aydınımıza, sanatçımıza “aynı düşmanlığı” besleyemeyiz. “Terzi de bardağa girdi”, diye söylencesel bir anlatım vardır.. Özdeyişin öyküsünü anımsayalım: Bağdat’ta Mezarlığa açılan kapının yakınında bir terzi varmış. Dükkânında bir bardağı varmış, çiviye asılı. Her ölü geçtiğinde yerden bir taş alır ve bardağa atarmış. Her ay attığı taşları sayar, Bağdat’ta ayda kaç kişinin öldüğünü hesaplarmış. Terzi bunu sanat edinmiş. Gel zaman git zaman terziye de vade gelmiş, ölmüş. Birinin terziye işi düşmüş, dükkânın kapalı olduğunu görünce komşusuna terzinin nereye gittiğini sormuş. Komşusu, “-Terzi de bardağa girdi”, demiş. “Ölü geçtikçe bardağa bir taş bırakırdı; zaman onun taşını da bardağa bıraktı”, diye sürdürmüş sözlerini. Terzi gibi bu yönetici arkadaşların “taşı” da bir gün bir “yerlere” bırakılacak, bundan kuşkunuz olmasın.

Alevilik-Bektaşilik “bilme kültürü” değil, “değiştirme kültürü ”dür

–Bugüne gelelim. Seçim öncesi Alevilerin siyasete müdahale etme kararını eleştirdiniz…

Evet, “Alevi-Bektaşi Hareketi toplumsallaşmasını ve siyasallaşmasını “kendi dışında toplumsallaşan ve siyasallaşan” yapılardan aldığı “ödünçlerle” sağlamaya çalıştığı için ne toplumsallaşabiliyor ne de siyasallaşabiliyor; her geçen gün “kendisinden uzaklaşıyor”.
Alevi-Bektaşi örgütlülüğünün asıl görevi, hakların “eşitsiz” dağıtımını yaratan “vatandaş” ya da “yurttaş ” temelli hak dağıtımına “duruş” almaktır. Alevilik-Bektaşilik bir “bilme kültürü” değildir, bir “değiştirme kültürü”dür. “Değiştirme kültürü”nün taşıyıcısı olarak her Alevi-Bektaşi önce “kendini değiştirecek”, sonra da “toplumu değiştirecektir. Sırtını “halka” dayayan devlet katında, sırtını “zinde güçlere” dayayan toplum katında örgütlenme yoluna gider. Her iki anlayış da sorunun çözümünü “barış şarkılarında”, anti-emperyalist değil, “anti-militarist” söylemlerde arar. Devlet ile toplumun “bütünleşmesini” gerektiren her türlü proje inkâr edilir. Alevi-Bektaşi hareketi tam da bu nedenle “kıskaçta”dır. Toplumsallığı açığa çıkmış değildir, yani “gizil”dir ya da “oy verme” yükümlülüğünden bile sakınan “kör bir toplumsallık” yaşamaktadır. Siyasallaşamadığı için de “kendi dışında toplumsallaşarak siyasal bir duruma gelmiş” herhangi bir “siyasal parti” ile siyaset “pazarlığı” yapmakta ve ondan siyaset “ödünç” almaktadır; bu “ödünce” karşılık ödediği “bedel” şu ya da bu sayıda “milletvekili”dir.

Söylemi ve eylemiyle kendini “barış”, “demokrasi” ve “insan haklarıyla” sınırlayan bir “sivil toplum” hareketiyle ya da bununla “özdeş” duruma düşmüş bir Alevi hareketiyle burjuva demokrasisinin “bugünkü sorunlarını” aşmak olanaklı değildir. Asıl önemlisi Alevi-Bektaşi örgütlülüğü bugün “demokrasi mücadelesi” verdiğini söylerken ya da siyasallaşma davranışına girerken kimi inanç sorunlarını seslendirmekle yetiniyor; “işsizliği”, “pahalılığı”, “yoksulluğu”, “eşitsizliği” ve gündelik yaşamı doğrudan ilgilendiren “toplumsal” ilişkileri “dışarıda” bırakıyor ya da onlardan “sakınıyor”. “Sınıf” kavramının yerine, “yurttaş” ya da “vatandaş”, ötesinde “topluluk” kavramını geçirdiği için “sanıldığının tersine” Alevi hareketi toplumsallaşamıyor.

Devlet demokratikleştikçe toplum devletleşmektedir

—Aleviler niye toplumsallaşamıyor?

Toplumsallığıyla siyaseti “terbiye edemiyor” ve siyaset kendisine “ilgisiz” kaldığı için de siyaset alanını sürekli “daraltıyor”. Aleviliği “sivil toplumculuk”la özdeşleştirirsek, “sivil toplumun devlet müdahalesinden kurtarılmasıyla bir kamusal alan ortaya çıkacaktır; bu kamusal alanda görüşlerin özgürce ifadesiyle bir söylemsel irade oluşacaktır” amaçlı bir mücadeleye girilir. Klasik kamuoyunun yerini artık “halkla ilişkiler” ve “kamuoyu araştırmaları” almıştır. Tam da bu nedenle benim toprağımda, “devletin demokratikleşmesi, toplumun anti-demokratikleşmesiyle koşut” gider. Çünkü Türkiye, küresel kapitalist yayılmada bölgede emperyalist odaklar için “güçlü ve güvenilir” bir ülke olmak durumundadır. Onlar adına “koç başı” olma görevini yapabilmek için “belirli burjuva demokrasisi standardını yakalamak, dış hatları çizilmiş, iç hatları silinmiş bu demokrasi formatını yaşama geçirmek, güçsüzlük ya da güvensizlik izlenimi uyandıran kimi dinamikleri demokratik olmayan yollardan dizginlemek ya da sindirmek” zorundadır. Bu zorunluluk nedeniyle resmi değerler, “şeriata karşı toplumu ordulaştıran” ideolojik devlet aygıtı işlevini gören kimi örgütler ve medya tarafından toplum yaşamına sızdırılmakta, “devlet demokratikleştikçe toplum devletleşmekte”dir.

“kâmil toplum projesi”ni Unuttuk ya da unutturuldu.

—Alevi-Bektaşi Toplumu’nda bir heyecan küllenmesi var gibi düşünenler var…

Alevilerin geçmişte bir rüyası vardı. Bu projenin adı “kâmil toplum projesi” idi. Unuttuk ya da unutturuldu. Bu toplumsal tasarım özgün biçimiyle güncele taşındığında Aleviler hiç küllenmeyecek bir heyecanın taşıyıcısı olacaklardır. Kendini yetiştirerek “kâmil insan” durumuna yükselen insan, artık kendini toplum hizmetine adayacak ve kâmil toplum projesinin gerçekleşmesi için bütün gücüyle çalışacaktır. Bu düşsel proje, kent-toplum bağlamında ele alınıp tasarımlanmıştır. Buyruktaki “Rıza Kenti”, Aleviliğin geleceğe yönelik kestiriminde, düşsel kâmil toplumun bir anlatımı olarak algılanabilir. “Düşsel Toplumsal Projeye” baktığımızda; bireyin önemi, eylemlerinde ve uğraşlarında toplumsal grupla ne ölçüde “ilgili” olduğuna, ortak esenliğe hangi “katkıda” bulunduğuna göre belirlendiğini görürüz. Yani, bireyin yaptığı her şey için topluluk ön-koşuldur. Bu bağlamda Alevi-Bektaşi ütopyası, göksel değil, bireyin topluluğa ve doğaya karşı sorumluluklarından ve toplumsal/doğasal yükümlülüklerinden doğar. Böyle olmasına karşın öğreti, bireycilikle karşıtlık içinde bulunmaz. Topluluk üyesi birey, kendi varlığını kanıtlamak için, kendi “özerkliğini” talep eder.

Alevilik insanı merkezine koyar

—Alevilikte doğaüstülük var mı

Alevilik, doğaüstü ya da ötesi bir gücü, anlayışının merkezine koymaz. Tam tersine şeriattan özgürleşilerek kazanılan nesnel-toplumsal zeminde, insanı merkeze alır. Onu kutsar, onu sever. Bu da laikliğin insansal-toplumsal zeminidir. Bu potada, yani mazlumlar katında 72 milleti eritti; bir yaptı. İnsan-evren-Tanrı sorununu yeniden irdeledi: İnancın yerini akıl aldı. İnanca dayanan tanrıbilimin karşısına, inancı aklın denetimine veren bâtıni felsefeyi yerleştirdi. Tanrı-evren sorunu inanç sorunu olmaktan çıktı, bir insan sorunu durumuna geldi. Batı’da bilimi kilise baskısına karşı savunan, dünyanın insan eliyle değiştirilebileceği inancını insan sevgisinin temeline koyan burjuva hümanizmi daha tarihin gündemine gelmeden, Anadolu toprağında Aleviler, ilkçağ aydınlanmacılığının uzantısında, yani insanın bedensel ve ansal yeteneklerinin eğitimle geliştirilmesini amaçlayan hümanizmin kuşatıcılığında insanın bedensel ve ansal yani anlama-kavrama yeteneklerini geliştirdi.

Aleviler şeriatçı dinsel değerlere, özelde feodal despota ve onun uşaklarına başkaldırdığında, burjuva sınıf kimliğinin henüz ufukta gözükmediği bir toprakta, il
ESAT KORKMAZ 2007

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın