KAMİL İNSAN VE KAMİL TOPLUM TASARIMI

11025153_10205979120458443_6998536742980713967_n

KAMİL İNSAN VE KAMİL TOPLUM TASARIMI

Kamil; olgun, eksiksiz, yetkin, ağırbaşlı, kendini bilen, özünü eğitmiş olan, sevgiyi ve paylaşımı toplumsal yaşamında her zaman en önde tutan ve insani değerleri davranışlarının özüne koyan anlamına gelmektedir.
İnsan bilincini aydınlatan, ışık saçan, yol gösteren ve karanlığı aydınlığa çeviren bilinç “kâmil” aşamasında ki bilinçtir. Kamil, başka bilinçleri etkileyen, yeni bilgiler sunan ve her an düşünsel ve dirimsel güç katan, enerji veren, istikamet sunan bir işlevi taşımaktadır.
Doğa eksiklik üzerine kurulmuştur. Bu anlamda doğada düzenden çok düzensizlik daha egemendir. Ya da, düzen ve düzensizlik birlikte vardır, her düzenli olan deterministlik olarak düzensizliğe; düzensiz olansa düzenliliğe döner. Bu kaçınılmazdır. Esasında, kâmillik, dönüşümü sağlayan aşamadır. Çünkü her şey özüne dönmek ister. Öze, ancak olgunluk aşamasında ulaşılabilir. Örneğin, suyun sıvı hali, algımıza göre normal haldir. Suyun buharlaşıp dalga boyutuna geçmesi, onun normal konumundan uzaklaşmasıdır. Buharlaşan su, tekrar eski konumuna yani özüne dönmek ister. Atmosferde karmaşık bir konumda kendi özüne dönmek isterken, sağa sola savrulur. Daha sonra, kendisini var edecek atmosferik koşullarla buluştuğunda, buluta dönüşür, bulutta kendisini sıvı yapacak konuma geldiğinde tekrar sıvı olup normal konumuna geçer. İşte, gaz boyutu, eğer onun karmaşık haliyse, sıvılaşmak da düzenli halidir. Bu bağlamda, suyun gaz halinden, sıvı hale gelmesi için geçirdiği aşama, onu ham halinden yani sıvıya uzak en uzak konumdan gelişerek, sıvı konuma geçmesi, gaz halinin sıvı hale dönmesi onun olgunluk halidir. Yani, suyun sıvıya dönüştüğü an “kâmil olma” halidir. Çünkü özüne dönmüştür.
Bu anlamda Kamil, bir şeyin özüne dönüşün kavramsal adıdır.
Doğa da kusurlu olmayan hiçbir şey yoktur. Kusur, bir şeyin kendisini var kılan özden uzaklaşması ve ayrı kalmasıdır. Her şey, kendi özünü, esasını, yemelini arar ve oraya yönelir. Kendi esasından, temelinden ırak olan, hamdır, kabadır ve acemidir. Bu konumda ki bir nesne veya insan, ne yapacağını bilemez. Bir arayış içine girer. İşte bu arayış, o şeyi, hamlıktan, toyluktan, olmamışlıktan vs. uzaklaştırır ve kâmilliğe yani daha çok kendisi olmaya yönlendirir. Bu anlamda kusursuz insan da yoktur. Kusursuzluk ancak “Tanrı”ya ait olabilir. Çünkü kâmil bir başka anlamda, eksiksiz, tam, bütün olan demektir. Bu sıfatlar, fizik dünyasına uygun değildir. Bu kavramlar ancak metafizik alana ilişkindir. Çünkü doğada mutlak anlamda tamlık, bütünlük veya eksizlik yoktur. Eğer bir şey tamamlanıyorsa, başka şeyler eksiliyor demektir. Bu olgu sonsuzcadır. Eksilen tamamlar, tamamlanan eksilir. Örneğin, bir yemek yapılırken, o yemeğim malzemeleri ayrı ayrıdır ve bu anlamda da “yemek açısından” karmaşık konumdadır. Yemeğin malzemelerinin birleştirilmesi onu özüne kavuşturmaya götüren ileri bir aşamadır. Bu aşama ham aşamadır. Çünkü yemeği oluşturan malzemeler halen kendileridir ve yemek açısından eksiktir. Yemek piştikçe, özünü yakalar ve yetkinleşir, yeterli olur, kendisini bulur ve istenilen aşamaya yani yenecek konuma gelir. Bu, yemeğin olgunlaşması, kemale ermesi demektir. Ancak, yemek eğer yenmezse, süreç içinde bozulmaya başlar, olgunlaşan şey, karşıtına dönüşür ve her şey geldiği kaynağa dönmek ister. Bu da, öyle bir aşamaya gelir ki, yemeğin özünü karmaşık hale getirir. Bu anlamda her olgunlaşan, özüne döner yani kendisini bir başka şeyin içinde yok eder. Yemek, yenince kendisini yiyenin içinde yok olur, yenen, yiyene karışır. Yenmeyen yemek bozulur, doğaya dökülür ve orada doğanın özünde kendisini yok eder. Olgunluk, aynı zamanda kendisini bir başka şeye katacak aşamaya gelmek demektir.
Bundan dolayı doğa da değişim ve dönüşüm vardır. Çünkü her şey, bir başka şeye göre kendisini daha iyi kılmak için konumlanır. Bu anlamda her insan da, başka insanlara göre kendisini değerlendirir ve daha iyi konumlara gelmek ve daha iyi yaşayabilmek için mücadele eder. Bu aslında bir insanın yaşamda kendisini var kılmanın bir yoludur. Olması gerekendir ve en doğal olandır.
Bir tohumu toprağa attığımızda, önce filizlenir, sonra yaprak verir, sonra çiçek açar, sonra tomurcuklanır, daha sonra tomurcuk meyveye döner, meyve önceleri ham haldedir, süreç içinde büyür, gelişir ve öyle bir konuma gelir ki, o meyve kendisi olur. İşte meyvenin “kendisi olması” onun olgunluk aşamasıdır ve bu konum aynı zamanda, onun düzenlilik aşamasıdır. Bundan sonra eğer meyve yenmezse, kendisini yok etmeye doğru evrilir ve öyle bir aşama gelir ki “çürür” ve geldiği kaynağa (toprağa, farklı bir doğal boyuta) geri döner. Bu, o meyvenin düzensizlik halidir.
Bu olgu, doğada bulunan her nesne için geçerlidir. Doğa, bu oluş içinde gelişir, devinir, dönüşür ve bu durum, sonsuzca olguları var kılar.
Alevi-Bektaşilikte esas olan insandır. İnancını ve öğretisini insanı merkeze koyarak oluşturmuştur. Bu inancın ve öğretinin özüyse “kâmil insan” aşamasına ulaşmaktır. Bunun içinde aşılması gereken katmanlar ve yollar koymuştur.
Olgun insanın iki anlamı bulunmaktadır. Birincisi dirimsel kurtuluşu gerçekleştirmektir. Bu kurtuluş, yaşanılan maddi dünyanın nimetlerinden herkesin adilce yararlanmasının tasarımıdır. Buna göre “Kâmil İnsan” kişiyi, kişileri ve dolayısıyla toplumu kurtuluşa taşıyan ileriye dönük bir tasarımdır. Bu tasarım özünde, insanın insan gibi yaşaması, insanın egolarından, bencilliklerinden kurtulması, varoluşun gizil gücüne ulaşılması ve çağdaş değerlerle donanmış eşitlikçi/paylaşımcı bir toplum modelinin gerçekleştirilmesi vardır.
Aleviliğin toplumsal anlayışı, Şeyh Bedrettin’in “Yarın yanağından gayri, her şeye ortak” özdeyişiyle ortaya konmuştur. Bu görüşe göre, dünyadaki tüm nimetler tüm insanlar için yaratılmıştır. İhvan-ı Safa, Babek, Karmati, Baba İlyas, Şeyh Bedreddin… vs. bu toplumsal modelin var edilmesinin savaşımını vermişlerdir. Toplumcu bir görüşü savunan bu modelin söylediği özetle şudur: “Dünyada ki tüm insanların var olan kaynaklardan yararlanmaları onların en doğal hakkıdır.” Alevilik- Bektaşilik bu temel görüş üzerinden hareketle, kendi toplumsal duruşunu belirlemiştir. Bu duruş, bütünlükçü, paylaşımcı, toplumcu, kamucu, insancıl ve dayanışmacı bir toplum modelini oluşturur.
Oysa mevcut sistemler, insanlığa acıdan, savaştan başka bir şey sunmamaktadır. Gerçek anlamda, geçmişte de, bütün mülkiyetçi toplumlar, insanlığa kötülük ekmişlerdir. Sömürü, savaş, kavga, açlık, yoksulluk, adaletsiz uygulamalar, insanı dışlayan anlayışlar, kâr güdüsüyle davranan şirketler vs. hangi zaman ve mekân içinde olursa olsun, insanlara hep hüzün yaşatmıştır. Bu tür sistemlere alternatif olması gerekir. İşte “Kamil Toplum Tasarımı” Aleviliğin “insanlığı kurtuluşa” taşımayı içeren bir gelecek toplum modelidir.

Not: Alevilik Temel Eğitim Dersleri kitabından bir bölüm….

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın