HIZIR GÜNLERİ

11001732_1603848743181757_8524400022078960113_n

HIZIR GÜNLERİ

Hızır etkinliğini, her Alevi süreği kendine göre yaşıyor olsa da, bütün boyutlarıyla onu yaşayan ve bugüne evirerek getiren süreğin Kızılbaşlık olduğu, geldiğimiz noktada, kısmen kabul görmüş durumda. Hızır Günleri’ne ilişkin olarak burada yazacaklarımız da esas olarak bu süreği temel alacaktır.

Geleneksel tarihlemeye göre Ocak ayının son gün ve Şubat ayının bir ve ikinci günü olmak üzere üç günlük oruç ile Hızır Günleri’ne girilmiş oluyordu. Dört hafta boyunca sürmesi gereken Hızır Günleri ise Newroz ile sonuçlanıyor ve yeni bir yıla başlangıç yapılmış oluyordu. Ancak, bugünün yürürlükte olan takviminin esas alınarak, gelenekselin uygulanması ise, açıktır ki, Hızır Günleri’nin başlangıcı ile Newroz arasında ciddi bir kopukluğu getiriyor, zaten otantik yapılanmaya ilişkin hafıza kaybı ile de birleşen bu kopukluk, Hızır etkinliğinin Newroz etkinliği ile bağının koparılmasına neden oluyordu.

Kızılbaş süreğinin uzun süreden beri sürdüregeldiği çabalar sonucunda, genel olarak Alevi hareketinde, gelenekseli modern takvim anlayışına uyarlama gibi bir sonuca ulaşılmış oldu. Buna göre, 14 -15-16 Şubat günleri, üç günlük Hızır Orucu için başlangıç kabul edilmiştir. Her ne kadar, henüz Hızır etkinliğinin Newroz ile gerekli olan bağı kurulmuş olmasa da ortaya çıkan bu yaklaşım, otantik gerçekliğe yol almak bakımından son derece önemli görülmelidir.

Anadolu ve özellikle de Yukarı Mezopotamya’ya ilişkin olarak, kadim ortaklık toplumu yapılanmasını, en temel özellikleri bakımından bünyesinde taşıyarak bugüne taşıran, Kızılbaş süreğini yaşayanlar açısından HızırGünleri, bir yılın bitmesi ve yeni bir yılın başlaması, modern yaşamın kabulü bağlamında „Yeni Yıl“ etkinliğinı ifade etmektedir. Tabi ki otantik yapısı itibariyle bir tarım ve çoban toplumu özelliğinde olan Kızılbaş Alevilik için bu, „yeni bir üretim yılı ya da „Doğum Yılı“ olarak kabul edilmekteydi. Tabi ki aynı bağlamda, onun „Varlığın Doğuşu“na ilişkin dünya görüşünün de bu etkinlik çerçevesinde, her yıl birkez daha anlamlandırılmasını da ifade etmekteydi. Otantik Kızılbaşlığın yaşama tarzı olarak bu özelliği görülmeden, onun bir bütün olarak yaşamında yer alan, onun yaşamını etkileyen ve düzenleyen bütün bir manevi etkinlikleri de anlaşılmaz.(*)

„Gerçeğe Hü!..“ diyenlerin meydanında, insanlar, nasıl yaşıyorlar ise düşüncelerini de öyle oluşturdukları genel kabul görür. Yaşadıkları gibi düşüneceklerdir, yaşadıkları gibi, felsefe oluşturacak, yaşadıkları gibi edebiyat yapacak, müzük, folklör yapacaklardır. Bu bağlamda hukuk ve ahlâk oluşturacak, toplum olarak örgütlülüğünü, kurumlarını, yönetim ilişkileri vs. Hep bu yaşayış esasına göre düzenleyecektir.

Aleviliğin eski ve en köklü süreği olarak Kızılbaşlığı da biz hep „Ortaklık Toplumu“ olarak gördük ve anlamaya çalıştık. Böyle görmek istediğimiz için değil, günümüz gerçeğinde, geleneksel yapılanmada son derece ciddi bir kopuşun ve çözülmenin yaşanıyor olmasına ve tarihsel olarak yürüdüğü tekmil ince uzun yolculuğu boyunca, maddi ve manevi her türlü bela ile karşılaşmasına karşın, günümüze ulaştırabildiği bir çok veri, bize, Kızılbaşlık gerçeğinin bizzat böyle olduğunu göstermesinden dolayı bu tanımı yapabilmiş durumdayız. Bu nedenle değil midir ki, süreğin tekmil yapılanmasını, yine bizzat kendi adlandırmasına bağlı kalarak „Yol-Erkân-Meydan“ olarak ifade etmekteyiz.

***

Otantik yapısı itibariyle Kızılbaş Alevi süreği için yerin ve göğün hareketleri, yaşamını doğrudan etkilediği için son derece önemli olmuştur. Kadim Kadın Atalar düzeninden bu yana, adeta imbiklerden geçirerek hem yerin ya da „Dünya Ana“nın hem de göğün ya da „Gök Baba“nın devinimi gözlemlemiş, belki başlangıçlarda deneme yanılma yoluyla ama giderek büyük tecrübeler edinerek, edindiği tecrübeleri Kadın Ata bilgeliğinin incelikleriyle donatarak, onu anlamlar biçmiştir.Hızır, bu zeminde saygı meydanına taşınmış,Yaşamın kaynağı kabul edilen Güneşin ve ateşin yer yüzündeki tezahürü olarak
Bu zeminde doğuş alanına gelmiştir

Bu bağlamda, Dünya Ana’nın Güneş sistemine bağlı olarak çark hareketi içinde iki dönemeç(ekinoks) noktası, onun yaşamını düzenlemekte son derece etkili olmuştur. Birinci dönemeç, bu günkü tarihleme esasına göre 21 Mart, diğer ikincisi ise 21 Eylül dönemeci olmuştur. Maddi yaşamını Tarım ve Yaylacılık üzerine kuran bu kadim „Ortaklık Toplumu“ açısından hem bizzat kendisinin yeniden üretimi hem de yaşam koşullarının yeniden üretimi açısından bu iki dönemeç son derece etkili olmuştur.

Bu bakımdan ilk çiftçiliğin inşa edildiği, insan eliyle tohumun ilk kez toprağa serpildiği yer olarak Yukarı Mezopotamya ve Anadolu gözönüne alındığında, bu iki dönemeç, elbetteki yaşamı doğrudan etkilemesi bakımından önemli olacaktı.Tohumun toprağa düşmesi ve yeni bir doğum yılının başlaması olarak kabul ettiği 21 Mart Ekinoksuna O, kültürel etkinliğini katarak Newroz demiştir.

Bölgedeki en eski ortaklık yapılanmalarının bugüne gelebilmiş varislerine baktığımızda, Marti le başlayan bu etkinliklerin, bahar ayları boyunca, değişik adlar altında sürdürüldüğünü görürüz. İşlev aynı ama sürek farklıdır. Ezidilerde ve Süryanilerde Nisan etkinliği Nisan ayında, Tahtacı ve Çepni ve Türkmenlerde „Hıdır-Eliyas“ Mayıs ayında kutlanmaktadır.

Tabi ki Sonbahar Ekinoksu da, bu kadim topluluk süreği yönünden „Hasat Sonu“ olması bakımından yine üretimle bağlı olarak büyük anlam taşımıştır. „Bağ Bozumu Şenlikleri“ ya da „Koç Katımı“ şenlikleri onun için hep üretimin kutsanması etkinlikleri olarak belirlenmiştir. Hızır ve Newroz adını verdiği „Yeni Doğum Yılı“ etkinliklerinden farklı olarak, bu toplumun yaşamında derin iz bırakan bir etkinlik daha bulunmaktadır. Doğrudan ürün ile üretim ile ilgisizmiş gibi duran bir etkinlik. O da kadim TUFAN etkinliğidir.

Yukarı Mezopotamya ve Anadolu’nun Kadın Ata bilgeliğinin eleklerinden geçerek şekillenen Sümer Uygarlığı içinde ise matematiksel hesaplarla kayıtlara düşülen Gök hareketlerinin sonucu olarak, sadece bölgede değil bir bütün olarak dünya ölçeğinde yaşanmış olan Tufan gerçeği, öyle anlaşılıyor ki, Son Bahar Ekinoksu sürecinde yaşanmıştır. Günümüzden 14 bin yıl önce gerçekleştiği ifade edilen Tufan, belli aralıklarla bir kaç kez yaşanmış ve her defasında yaşamın tamamı bitme noktasına gelmiştir. En sonuncusunun İsadan Önce 1650 yıllarında yaşandığı ifade edilen Tufan’ın etkileri bu gün bile hafızalardan silinmeyecek kadar insanın ve canlıların yaşamını derinden etkilemiştir.

Tufana ilişkin günümüzde de devam eden etkinlikler, evrensel bir boyutta ve her kıtanın otantik ortaklık toplumu varislerince hem bir şükran hem de bir yas anlamı verilerek sürdürülmektedir. Etkinlik değişik halkların süreğinde tıpkı İlk Bahar dönemeci gibi Eylül, Ekim, Kasım olarak sonbahar aylarına dağılım gösterse de işlevde ve anlamda bir farklılık bulunmamaktadır.

***
Sonuç olarak görülüyor ki, otantik yapısı itibariyle en eski bir ortaklık toplumu yapılanması olan Kızılbaş Alevilik, hem maddi etkinlikleri bakımından hem de manevi-moral etkinlikleri bakımından tümüyle dünyasaldır. Dünyayı hangi gereksinimler içinde nasıl gözlemleyip oradan çıkardıkları sonuçları bilme ve bilgelik hanesine kayıt etti iseler, Kosmozun/ göğün hareketlerini de aynı şekilde ve aynı gereksinmeler için gözlemlemiş ve
bilme ve bilgelik hanesine kayıt etmişlerdir.. Erkek ve sınıf egemenlikli, özel mülk ve devlet egemenlikli süreğin bugüne evirip getirdiği modern uygarlık insanı, kadim ortaklık toplumu süreğine, ifade ettiğimiz bağlamda çok şey borçludur. Tarihin her uğrak noktasında, tarih sahnesine çıkıp sürece damgasını vuran devletli ve erkek egemenlikli dinler, onlardan öğrendiği halde, geriye dönüp tekmil Ortaklık Toplumu yapılanmalarını aşağılasalar da, hatta katliamlara uğratıp kendilerini ve sistemlerini egemen kılsalar da bu gerçek değişmez.

Otantik ve aynı bağlamda uzak hafızanın boşluğuna, her dönemde bir „öte dünya“ düşüncesi, bu bağlamda ilahiyat sokulmağa çalışılsa da, hiç bir dönemde başarılı olunamamıştır. Bu sürek bir biçimde yol ve kanal bularak özünü geleceğe aktarabilmiştir. Bizzat Yol’un bilgelerince bile zaman zaman „Öte Dünya“ düşüncesine başvurulsa bile bu, hep kendi özgün gerçeğini gizleme ve korunma adına olmuştur. Kullanılan ilahiyat bu bağlamda hep örtü olmanın ötesine gitmemiştir.

Geldiğimiz tarihsel aşamada, bugünün varisleri, açıktır ki „yenilgili tarih“ süreğinin en sonuncu varisleridirler. Bu bakımdan uzak hafızalarını tümüyle yitirmişlerdir. Yakın hafızaları ise, bir örtü olarak kullanılan İlahiyatla karışık ortaya çıkmaktadır. Ekte, çok sayıda Hızır tanımından bir kaç örnek verdik. Orada görülecektir; Aleviliği bi röte dünya öğretisi kabul edenler, hiç birinin diğerini tutmadığı Hızır örnekleri ve tanımları vermektedirler. Yaşamlarının hiç bir yerinde ilahiyat öğretisi almamış olanlar, öyle bir kültürden de yoksun olarak son derece acemi bir biçimle Hızır’a ilişkin ilahiyat döktürmekteler. Yazık ki gülünç olmaktalar.

„Gerçeğe Hü“ deyip „Ya Hızır“ çağırmaları yeterliydi halbu ki!….

(*)- „Hızır Meydanı“ için bkz..Semah sy.6-7-8
Genel bilgilenme için bkz. Ateşin ve Güneşin Yer Yüzündeki Tezahürü Olarak BOZATLI HIZIR. Haşim Kutlu. Kızılbaş Kadın.Haşim Kutlu

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın