Hallâc-ı Mansur’dan günümüze fedailik kültürü

10978579_1603856326514332_2689090191382036550_n

Hallâc-ı Mansur’dan günümüze fedailik kültürü

FEDAİLİK KÜLTÜRÜ

1092 sene öncedir. 922 yılının 26 Mart’ında ılık bir Bağdat sabahındayız. Binlerce Bağdat’lı o güne kadar görülmemiş ve işitilmemiş bir davayı izlemek için mahkemenin önündeki tozlu meydana dağılmışlardır. Herkesin aklından geçeni söylemesinin uğultusu, bu meydanın da ötesinde dalga dalga bir gürültü yaratmaktadır. Abbasi sarayının karanlık salonunda, sanki mahşer günü gelmiştir de onun sorgusu başlamak üzeredir. Tek beklenen İsrafil’in borusudur belki de!

Bağdat’ın mollaları ve Abbasi sarayının entrikacıları, Mansur’u doğrudan suçlayamadıkları için kaldığı tekkelere, ögrencilerinin evlerine baskınlar yapıp kitap aralarından mucizevi şekilde sahte kitaplar, mektuplar, belgeler ve şiirler bulmaktadırlar. Çünkü Hallac’ıyargılamak için sahte tanıklar yetmemektedir. Bu delil üretme döneminde, bir ihbarcı kadın: “Hallac denen bir adamın evini biliyorum. Her gece oraya gizli gizli birileri geliyor. Ve çok sakıncalı şeyler konuşuyorlar”deyince Hallac’ın Sus’taki evi basılır. Bağdat’lı Semerri ailesinin kızına “Gece ansızın uyandım. Hallac üzerimdeydi. Bağırınca seni namaz için uyandırmaya gelmiştim dedi” diye ifade verdirilir. Hallac, bu düzmece tecavüz suçlaması yapıldığında 65 yaşındadır!

Darağacı erenlerin miracıdır (Hallac)

Ve nihayet o büyük güne hazırlanmıştır saray. Hallac-ı Mansur’u öylesine bir yargılayacaklar ve cezalandıracaklardır ki yaklaşık yüz yıldır İslam imparatorluğunu derinden sarsan Karmati ve Zenc ayaklanmalarının yoksul halkı cezbetmesinin önüne geçilsin! Hallac’ın şahsında onların tüm önderlik ve düşünce sistemi yargılanmaktadır aslında. Çünkü tarihi ve sosyal olarak Zenc isyanları ve Karmati hareketi Hallac’ın çocukluğundan gençliğine ve ustalığına kadar onun fikri ve ruhani hayatının şekillenmesine sebep olmuştur. Böylece Hallac bir İslam düşünüründen bir Enel Hak fedaisi haline gelir. Onu kapattıkları Bağdat hapishanesi bile bir irfan yuvası haline gelmiştir. En güzel yapıtlarını hapishanelerde yaratır. Kitabü’t Tavasin, es-Siyasetü ve’l -Hulefa (Halifeler ve Siyaset) bu hapishane günlerinin ürünüdürler.

İhvan-ı Safa’dan Mutezile’ye özgür düşüncenin Bağdat’ı

800-900’lu yılların Bağdat’ı aslında düşünce alanında “İslamın Altın Çağı” idi. Abbasilerin bu baskıcı dönemi İslam düşüncesinin en büyük düşünürleri ve teorisyenlerine de şahit olacaktı: Buhari, Muslim, Ebu Davud, Tırmızi, İbn Mace. Yine bu İslam rönesansı altındaki arayışın bir sonucu olarak, İslamın mistik Sufi ustalarının en büyüklerinden bazıları da ortaya çıkmıştı: Zunun el Mısri, Beyazıd El Bistami, Tusteri, Cüneyd El Bağdadi, Şibli. İslam dünyasında hemen her şeyin tartışıldığı ve derin düşünce ayrılıklarının oluştuğu çok ilginç bir dönem olacaktı bu yıllar.

Mansur’un gövdesi yakılır ve Dicle nehrine serpilir. Başı ve el-ayakları ise Bağdat’ın Mutref semtinde halk seyretsin ve ders olsun diye asılı bırakılır bir süre. Daha sonrasında ise Hallac’ın kesik başı, ibretlik olarak Horasan bölgesi dahil, Abbasilerin bir sürü şehrinde dolaştirilir. Hallac’ın asıldığı yer bugün Bağdat’ta onun adıyla anılmakta: Mansuriyye

Ölümünden yüzyıllarca sonra ünlü Endülüs’lü Sufi Muhyiddin İbn Arabi bir rüyasını anlatır: İbn Arabi yücelikler aleminde Hallac ile karşılaşır. Hallac’ın kendi ölümü ile ilgili şöyle dediğini aktarır:

Hallac: “ Benliğim, yaratılmışların tasarrufta bulunduğu bir evde (bedenimde) oturmaya devam etmek istemedi. Kendimi oradan çekip aldım. Bunun üzerine “Hallac öldü” demeye başladılar. Aslında Hallac ölmedi, ev harabeye dönünce evin sakini göç etti!.”

Hallac’ın fedailiğinden günümüzün fedailerine

Onun katlinden bu yana tam tamına 1092 sene geçmiş olmasına rağmen, bu fani alemde bu anlamda değişen çok şey olmadığını, hemen her nesil kendi tecrübesiyle yaşayıp öğrenmiyor mu? Zalimlerin zulmüne, ezilenlerin ezilmesine karşı çıkanların sonu, dünyanın neresinden olursak olalım, Hallac gibi olmuyor mu? Buna rağmen onun akıbeti ve söylediği, artık atasözü haline gelmiş sözler 1092 senedir halkın davasını kucaklayanlara bayrak oluşturmuyor mu?

Günümüzün dinci zalimlerinin tevekkülden anladığı softalığa karşı, Hallac’ın Bağdat’tan söylediği şu sözler bir tokat gibi çarpmıyor mu onların yüzüne acaba:

– “Tevekkül, bir şehirde yemek yemeye senden daha muhtaç olan birisinin bulunduğunu bildiğin zaman, yemek yememendir!”

Zalimlikte yeni icatlar ve sınır tanımazlıklar

Kısa bir süre sonra, Hallac’ı yoketmek tek amaç olduğu için, Abbasi kadısı Hallac’ın suçluluğuna ve en şiddetli şekilde cezalandırılmasına karar verecektir. İslam dininin sözde temsilcileri insan Hallac’ı öldürmek konusunda akla gelebilecek en zalim metodları yaratacaklardır. Halkın önünde aşağılanması için günlerce canlı canlı salib denilen haç şeklindeki darağacında asılı bırakırlar. İlk olarak 1000 kırbaç vurulur. Her kırbaç vuruşunda Ehad, Ehad (Bir, yalnız bir) diye haykırır Hallac.

İşkence ve idam 3 gün sürer. İkinci gün bir el ve bir ayağı kesilir. Üçüncü gün öteki eli ve ayağı kesilir binlerce Bağdat’lının bu zalimliği destekleyen “Allahuekber” sedaları arasında. Ve nihayet 26 Mart 922 günü başı da kesilir ve Hallac fani dünyadan ayrılmış olur. Hallac idam sehbasında haykırır Bağdat’lı müslümanlara:

“Öldürün beni ey dostlarım öldürün!

Ölümümdedir hayatım benim.

Ölümüm hayatımda, hayatım ölümümde!”

Halife ders olsun diye çevre şehirlerden ve köylerden de binlerce kişiyi getirtmiştir bu gösteriye. Hallac’a yapılan zulüm, Abbasi’lerin propaganda kampanyaları arasında beyni uyuşturulan binlerce müslüman icin adeta bir kutlama haline getirilmiştir. Bu büyük düşünürün böyle bir zalimlikle yokedilmesine Hallac’ın az sayıdaki dostu kalabalık arasında sessizce ağlamaktadır. Celladı der ki: “Bütün organlarını teker teker doğradım da ne bir kez inledi, ne bir kez rengi değişti.” Kürt yazar Felekuddün Kakai: “Hak artık Bağdat’ın her sokak başında idam sehbasındaydı!” der o gün için.

Kadı İbn Sureyc: Halkı kışkırttın mı sen?

– Hallac: Halkı sultanlardan başka hiçkimse kışkırtamaz. Çünkü halkı aç bırakan, köleleştiren onlardır.

– Kadı: Yani sen, halkı sultana karşı isyana teşvik etmedin mi?

– Hallac: Ben halkı sultanların rabbi olan Allah’a itaate çağırdım. Allah dünyayı yargı ve yönetim yönünden düzenleyememiş midir ki düzen durup dururken neden bozulsun! Allah, insanı kendi sureti üzere yani en güzel biçimde yarattı. Hal böyleyken insanlar neden hayvanlar derekesine düşüyorlar!

– Kadı: Etrafa mektuplar göndererek halkı devlete karşı tahrik ettin mi?

– Hallac: Kalbimdekini, kalbimin dostlarıyla paylaştım, hepsi bu kadar.

– Kadı: Neydi o paylaştıkların?

– Hallac: İnsanın, Allah’ın mülkünde eşkıyalık yapmakta olduğunu hatırlattım!

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın