GÜVERCİN KARDEŞLİĞİ

10940984_1603016456598319_753317787204295792_n

GÜVERCİN KARDEŞLİĞİ

Hasan Harmancı

Kuşların evcilleştirilmesi M.Ö. 4500’lü yıllara kadar götürülmektedir. Güvercin insanın evcilleştirdiği ilk kuşlardan biridir Evrim teorisyeni Darwin’e göre güvercinlerin atası kaya güvercini olarak bilinen Columba Livia’dır. Darwin evrim teorisi ile ilgili gözlemler yaparken kullandığı kuş çeşitleri arasında güvercinlerde bulunmaktadır. Farklı güvercin ırklarını eşleştirerek yeni güvercin ırkları elde eden Darwin, türlerin gelişim ve değişimiyle ilgili evrim teorisini bu çalışmalarıyla kanıtlamıştır. Evcil güvercinlerin nereden yayılmaya başladığı tam olarak tespit edilememesine karşın Asya’dan Mezopotamya ve Mısır’a doğru yayıldığı kanısı yaygın, ancak son zamanlarda bu yayılmanın Anadolu orijinli olduğu da tartışılmaktadır.[1] Güvercinlerin uzun uçması ve bir yere yuva yaptıktan sonra başka bir yere alışamamaları ve aradan yıllar geçmesine karşın özgür kaldıklarında ilk yuvalarına dönme yetisine sahiptirler.

Hititlerin koruyucu Güneş Tanrıçası İki önemli ve zıt sembolle temsil edilir. Doğru yargı, otorite ve merhametin temsilcisi olan bu tanrının sembolü panter ve güvercindir. Baykuş, akbaba gibi kuş türleri Mısır ve Mezopotamya’da çeşitli sembolik değerdeyken, aynı kuşlar Anadolu’da uğursuzluğun ve kötülüğün temsilcisi olarak değerlendirilmiştir. Törenlerde kullanılan gaga ağızlı testi ve ibrikler ise insanoğlunun oluşturduğu kuş kültünün göstergesidir. Bu sembollerin varlığı ve etrafında oluşan kült kutsallık olgusunu da beraberinde taşımıştır.

Mısır, Mezopotamya ve Anadolu’yu kapsayan bölgede güvercin türlerinden haberleşmek amacıyla yararlanılmaktaydı. Ayrıca güvercin ticareti karlı bir işti ve kutsal törenlerde kullanıldığını ve ayrıca gübresinden de yararlanıldığını göstermektedir. M.Ö. Çin’de güvercinlerle haberleşme ağı kurulduğu ve savaşlar sırasında da bu ağın kullanıldığı bilinmektedir. Eski Yunan ve Roma’da da savaşlar sırasında güvercinler haberleşme amaçlı kullanılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı’da da savaş haberleşmesinde ve posta işlerinde kullanılmak üzere güvercin yetiştirilmiş.

Kutsal Kaynaklarda Güvercin

Kuş motiflerinin kutsal kitaplarda yer almasına karşın güvercine atfedilen kutsallık farklıdır. Güvercinin kutsallığı yazılı olarak ilk Tevrat’tan başlayarak karşımıza çıkar. Nuh tufanında da yer alan güvercin, anlatımları farklı olmasına karşın genel olarak şöyle yer alır; Nuh Peygamberin tüm canlılardan birer çifti almış olduğu gemisiyle denizlerde yol alırken, tufanın bitip bitmediğini anlamak için güvercini suların çekilip çekilmediğini öğrenmesi için uçurur. Güvercinin geriye ağzında bir zeytin dalıyla dönünce suların çekildiği anlaşılır. Bu haber üzerine gemi Ararat dağına oturur. Güvercinin haber vermesiyle hayat yeniden başlar. Tevrat’a kaynaklık eden efsanelerin Sümer ve Babil kökenli olduğu düşünüldüğünde, güvercinin daha önceden evcilleştirildiği veya kutsallık kazandığını düşünebiliriz.

Likyalıların inanışına göre insan ölünce vücudu yeryüzünde kalır ve ruhu başka canlıya, özellikle insana yakınlığı ile bilinen güvercine dönüştüğüne inanılırdı.

Gaziantep çevresinde bilinen ve Güvercin Avı olarak isimlendirilen efsane ise şöyle; Avcı ağaçtaki güvercini vurmak için nişan alır ve bunu denediği her üç seferinde de ağaçta nişan sırasında güvercini insan olarak görür ve avlamaktan vazgeçer. Ancak her üç seferinde de hayal gördüğünü düşünerek bir daha nişan alır ve tetiğe basar. Ateş ettiği gibi bayılır ve avcıyı ‘nefes etmesi’ için Gazali’ye getirirler. Ayılan avcıyı gören Gazali ise göğsünü açarak, ‘bak beni ne hale koydun’ diyerek onu azarlar. Anadolu’nun birçok yerinde olduğu gibi bu yörede, bu gibi efsaneler nedeniyle güvercinler av olarak değerlendirilmez. Kimi istediği zaman güvercin istediği zaman insan donuna girdiği düşünülür kimi insanüstü kişiliklerin aynı zamanda güvercinlerin koruyucusu olarak görülür.

Tevrat’ta Nuh Tufanı dolayısıyla yer alan güvercin, Hıristiyanlıkta ise insanlara kardeşçe ve bir arada yaşama duygusunu getiren kuştur. Barış, cennet ve sevgiye ait özellikleri üzerinde barındırır ve insana bu duyguları yaşatır. İslamiyet’e göre saflığın ve günahsızlığın timsalidir. Suçsuz insanların ruhu güvercin kılığına girerek dünyada kalır bir süre. Hz. Muhammet’in Hira Dağı’nda mağarada saklanırken, mağaranın önüne örümceklerin ördüğü ağ üzerine bir çift güvercinin yuva yaptığı ve düşmanlarını yanıltması Kısası Embia’da yer alır. Yine güvercinlerin Hz. Muhammet’e duydukları saygıdan dolayı Kabe’nin üzerine konmadığına ve üzerinden uçmadıklarına inanıldığından kutsallığı öne çıkan bir kuştur.

Dem Çeken Güvercinler

Hüseyin’in de paçalı ve ankut adı verilen güvercin türleri yetiştirdiği ve bu nedenle Evliya Çelebi’ye göre İstanbul’lu ‘kuşu kuş ile avlayan’ kuşçuların Hüseyin’i kendilerine pir saydıklarını yazmaktadır. Yine E. Çelebi, Ali’nin de ‘kırmızı çatal ibikli, paçalı ankut güvercin’i yetiştirdiği ve bu nedenle güvercin beslemenin sünnet olduğunu belirtmektedir. Bugün özellikle Urfa çevresinde ankut türü güvercinlerin uğurlu olduğu, Eyüp’ün mağarasında bunları beslediğine ve ‘halk arasında çocuğu olmayan kadınlara uğur getirdiğine inanılmaktadır.’[2] Kuş sesi olarak beğenilen ankut güvercinlerinin bir başka özelliği de ötüşlerinin ‘dem çekme’ adını verdiğimiz tasavvufi müziğe benzetilmesidir. Ankut türü yanında demkeş adı verilen güvercinler de aynı ötüş ve güzelliği için yetiştirilir.

Yuvalarına sadık olmalarıyla ünlü olan güvercinler bu özelliklerinden dolayı nereye gitmiş veya götürülmüş olurlarsa olsunlar yuva yaptıkları yere geri dönerler. Bu özelliklerinden dolayı da insanlar tarafından haberleşme aracı olarak kullanılmıştır. Askeri haberleşmede de kullanılan güvercinler, Hasan Sabbah tarafından Alamut kalesinden müritleri ve daileri ile iletişimde kullanması efsanevi bir üne sahiptir. Hasan Sabbah’ın teşkilatının diğer bir adı da ‘güvercin kardeşliği’dir. Öte yandan tasavvufta sır ve gönül taşıyıcısı anlamına gelir. Güvercinler, makamdan makama sır götürür, gönülden gönüle hakikat taşır. Batınilikte dervişlerin ruhlarının uyku sırasında güvercin donuna girdiğine inanılır. Dervişler bu güvercin donunda manevi makamlara yolculuk eder. Güvercinler, manevi ışık taşır, tanrının dervişlere nail ettiği kerametleri manasıyla akıtır. Bu hal dervişin ruhunun gerekli mana ışığını görmesine yarar. Mevlana’nın da özellikle güvercinlere ilgi gösterdiği ve bu nedenle ardılı Çelebiler’inde güvercin yetiştiriciliğine önem verdiği bilinmektedir. Bu yetiştiriciliğin menkıbelerde yer almasına karşın tasavvufi anlamı üzerinde durulduğu tam olarak bilinmemektedir.

Don’dan Don’a Hacı Bektaş Veli

13.yy Anadolu’da İncil’e inananlarla birlikte farklı inanç ve öğretilerin yaygın olduğunu görmekteyiz. İlk çağlardan başlayarak gelişen inançların rahatça sürdüğü bir bölgedir Anadolu. Anatanrıça Kibele isminin ve kadına verilen değerin sürdüğü, tapınak girişlerinde ‘kendini bil’ ibaresi yer alan Apollon, ‘iki kez doğan’ Dionysos, Mısırlı rahiplerle yirmi yıl yaşayan ve ‘tanrılar bizde ölür, bizde dirilir ‘diyen ve ‘kamil İnsan’ mertebesini kabul eden öğretisiyle Orfe,inisiyatik yöntemlerle üye kabul eden Hermes, ‘sayılar evrene hükmeder’ diyen ve evrenin sevgi üzerine kurulu olduğunu söyleyen, ‘hoşgörü’yü öğretisinin temeli olarak sayan ‘kendini bil, bu yolla tanrılar alemini de bilirsin’ diyen Pisagor’un yaşatıldığı Anadolu’ya Hacı Bektaş Veli ‘güvercin donunda’ Horasan’dan gelir. Bu inanç ve kültür ortamının olmasına karşın savaşın, açlığın, katliamların ve bozuk düzenin boy verdiği bir dönemdir. Çeşitli varyantları bulunmakla birlikte Hacı Bektaş Veli’nin Anadoluya’ ‘güvercin donun’da gelişi şöyle anlatılır konuya ilişkin en eski belge olan ve 15. yy’da Aşık Paşa tarafından kaleme alınmış olan Vilayetname’de; ‘Rum kadın erenlerinden (Bacıyan-ı Rum) Sivrihisarlı Seyit Nurettin’in kızı Fatma Bacı’ya Hacı Bektaş Veli’nin Horasan’dan yola çıktığı malum olur. Hünkar Hacı Bektaş Veli, Horasan’dan Rum ülkesini (Anadolu’yu) aydınlatma için gelir. Hacı Bektaş, Rum ülkesine yaklaşınca mana aleminden, Rum erenlerine selam verir. Bu sırada Rum ülkesinde, erenler sohbet meclisindedir. Rum’un gözcüsü de Karaca Ahmed’dir. Hacı Bektaş’ın verdiği selamı, Fatma Bacı, ayağa kalkıp Hünkar’ın bulunduğu tarafa döndürerek, elini göğsüne koyarak karşılık verir ve yerine oturur. Meclistekiler, bu hali görünce, ‘Kimin selamını aldın’ derler. Fatma Bacı, ‘Rum ülkesine bir er geliyor, siz erenlere selam verdi, onun selamını aldım’ diye yanıtlar. Erenler topluluğu; ‘O, buraya gelirse ülkeyi alır, halkı kendisine muhib eder, artık Rum’da bize oyun(!) kalmaz. Bir şey yapalım da Rum ülkesine giremesin.’ Bazısı, ‘Kanat kanata gerelim, arş altında Sidre’ye (gögün yedinci katı) dek yolunu keselim, Rum’a girmesin’ dedi. Hepsi bu tedbiri uygun bulur, vilayet kanatlarını birbirine çatarak yolunu keserler. Hacı Bektaş Veli, Rum sınırına gelince yolunun çevrildiğini görür, ‘Bismillah ve billah’ (!) deyip, sıçrayarak, ulu arşın tavanına yetişir. Melekler, elifi taçla karşılarlar Hacı Bektaş’ı. Hacı Bektaş Veli bir güvercin şekline girip, uçarak Sulucakaraöyük’e inmeyi başarır ve bir taşın üstüne konar. Erenler telaşlanır ve Hacı Bektaş Veli’nin Rum ülkesine girdiğini anlarlar, Yolunu kesemediklerini düşünürler. Karar alırlar: Hacı Doğrul şahin donuna girip uçar. Sulucakarahöyük’te, bir taş üstünde güvercin donunda Hacı Bektaş Veli’yi bulur. Süzülüp üstüne inerken, Hacı Bektaş don değiştirir ve insan şekline döner, elini uzatır, şahin donundaki ereni tutup boğazını sıkar, Hacı Doğrul’un aklı başından gider. Sonra aklı başına gelince gördü ki Hacı Bektaş Veli, yanına gidip peymançeye durur ve özür diler. Hacı Bektaş Veli’ye, ‘Kem bizden, kerem sizden’ der. Hacı Bektaş Veli, ‘Ey Doğrul, er, erin üstüne böyle gelmez. Siz, bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum kılığında; eğer güvercinden daha mazlum bir yaratık bulsaydık onun donunda gelirdik’ der. Hacı Doğrul, ‘ bizden ve soyumuzdan ne kadar dişi ve erkek olursa hepsi de size ve size uyanlara nezrimiz olsun’ der. Hacı Bektaş Veli der ki: ‘Hacı Doğrul, şimdi dön, geldiğin meclise var, erenlere gördüğünü anlat, onları buraya çağır, hepsine selam söyle, sonra da onlarla beraber tekrar yanımıza gel.’ Hacı Doğrul, olanları anlatır ve davet aktarır.[3]

Akçakoca Sultan Ve Hacı Bektaş Veli

Hacı Bektaş Veli’nin en ünlü efsanelerinden birisinin bu olmasına karşın, farklı yerel anlatımlar da vardır. Akçakoca Sultan efsanesi şöyledir; “Akçakoca Sultan, türbesi, Yıldızeli’nin Akçakoca köyündedir. Akçakoca, köyün ileri gelen insanlarından biriymiş. Herkes onun ermiş olduğunu düşünürmüş. Köyde tarım ve hayvancılıkla uğraşan Akçakoca’nın hanımı, asık suratlı, aksi, çok inatçı, misafirden hoşlanmayan biriymiş. Akçakoca bir gün tarlaya burçak yolmaya gitmiş. O sırada Hacı Bektaş Veli müritleri ile köyün yakınlarından geçmekteymiş. Akçakoca Sultan’ı ziyaret etmek istediğini söylemiş. Müritler Akçakoca Sultan’ın evine bir kişi göndermişler. Eve giden derviş Akçakoca Sultan’ın karısına durumu anlatmış. Akçakoca Sultan’ın karısı eve misafir istemediği için, Akçakoca’nın tarlada olduğunu söylemiş. ‘Gidin orada görün’ demiş. Hacı Bektaş Veli, Akçakoca’nın çalıştığı tarlaya gitmiş. Onu burçak yolarken görmüş. Sohbete başlamışlar. Hacı Bektaş Veli: ‘Bu kadar burçağı yolmak sana zor gelir. Ben bir dua edeyim, siz amin deyin. Burçaklar yolunur, toplanır, yığılır, demiş.’ Hacı Bektaş Veli dua etmiş, yanındakiler amin demiş. Burçaklar yolunmuş, toplanmış, yığın olmuş. Biraz daha konuşmuşlar. Akçakoca mahcup olmuş: ‘Pirim, ben alnımın teriyle çalışayım, burçakları yolayım’ demiş. Hacı Bektaş Veli tekrar dua etmiş. Yanındakiler de amin demişler, tarla eski haline gelmiş. Akçakoca misafirleri evine götürmüş. Karısı misafirlere saygısız davranmış, onları içeri almamış. Akçakoca Sultana: ‘Eğer beni sırtına alıp evi süpürttürürsen, konukları eve alırım’ demiş. Akçakoca Sultan mecburen kabul etmiş. Kadını sırtına almış. Tam bu sırada evin penceresine bir güvercin konmuş ve aşağı inip dile gelmiş. Bu durumu sormuş. Adam, olanı biteni anlatmış. O anda güvercin kanatlarını sallamış ve Hacı Bektaş Veli’ye dönüşmüş. Hacı Bektaş Veli, kadına ‘hay taş kesilesin’ demiş. Kadın simsiyah bir taş halini almış.”[4]

Pir Sultan Abdal’ın asılması dolayısıyla söylenen ise şöyledir; “Bir güvercin havalanır Keçibulan·köyünden Hallacı Mansur’a ve Seyit Nesimi’ye çoktan kavuşmuştur” denir. Yine Hıristiyanlıkta İsa’nın suda vaftiz edilmesi şöyle aktarılır; “İsa vaftiz olur olmaz sudan çıktı. O anda gökler açıldı ve İsa, Tanrı’nın Ruhu’nun güvercin gibi inip üzerine konduğunu gördü. Göklerden gelen bir ses; Sevgili Oğlum budur, O’ndan hoşnudum.”der. Başka bir öykü ise şöyledir; “ Tanrı bir gün peygamberlerin birine bir sandık hediye eder ve der ki; Bu sandığı sana emanet ediyorum ama sakın ola ki içini açıp bakmayasın. Tamam der peygamber. Aradan zaman geçer ve peygamberi bir merak sarar. Acaba sandıkta ne var? İçi içini kemirmektedir. Sonunda dayanamaz ve sandığın kapağını azıcık aralayıp içine göz atar. Ancak kapağı aralar aralamaz içinden bir sarı güvercin ve bir de mavi güvercin uçuverir. Peygamber son hamleyle kapağı kapatır ve içinde tek bir beyaz güvercin kalır. Bir süre sonra tanrı yanına gelir. Peygamber işlediği günahın farkındadır ve mahcup olmuştur. Tanrı şöyle seslenir; Kaçırdığın o sarı güvercin insanoğlu için sonsuza dek yaşayış yani ölümsüzlüktü. Kaçırdığın o mavi güvercin ise sonsuza dek mutluluk yaşatacak barıştı. Peki der peygamber içinde kalan beyaz olanı nedir? Tanrı cevap verir. O da sonsuza dek sürecek olan umutdur.”

Anadolu topraklarında yaşamın bunca karmaşası içinde güvercinin ne önemi olabilir denemeyeceği aşikardır. Yaşamımızı birbirine bağladığımız yollar üzerinde doğada yalnız yaşamadığımızı biliyoruz. Aleviliğin kendi öğretisini sırlamak için çokça kullandığı kavram, motif ve ritüellerden sadece biridir güvercin. Alevilik içindeki bu motif gibi başka inançlarda da benzer motiflerin bulunmaktadır. Tüm inançların ritüel ve motiflerin anlam ve öz açısından birbirini tamamlar biçimde sürdüğünü görmekteyiz. Bunun nedenlerini ayrıştırmak ayrı bir konudur. Ancak inançların iç içe geçmeleri yanında birbirlerini de geliştirdiklerinin göstergesi olarak sayabiliriz bu ilişkiyi.

Hacı Bektaş Veli etrafında kişiselleşen bu kadar berrak bir güvercin motifinin bin yılların birikimi olduğunu görmek gerek. Horasan’dan; ki kelime anlamıyla güneşin yeri olduğunu, yani ışığın doğduğu yer anlamını öne çıkarırsak oradan gelen bir erenin yayacağı ışığında ancak barışın aydınlığıdır. Hasan Sabbah ekolü çevresinde yetişen Hacı Bektaş Veli’nin ‘güvercin kardeşliği’ törenlerine katılmış olabileceği ve güvercin donunda Anadoluya gelişinin bu kardeşlikten kaynaklanabileceğini düşünebiliriz. Hacı Bektaş Veli etrafında oluşmuş bir çok muğlaklığa yeni bir kargaşa eklemek değildir amacımız. Daha çok tarih çarpıtmalarına ve Batıni inanışlar içinden koparılarak başka kapılara yamanmaya çalışılan Pir’in kendine has bir sır dünyası ve yaşam ilişkisi olduğunu gösterebilmektir, bir sıfatlandırma çerçevesinde. Anadolu’nun kopmaz bir parçası olduğu gibi, kendinden öncekilerden aldığı ‘sırları’ yaşadığı dönemde yaymak ve kendinden sonrasına bırakmak. Alamut Kalesi güvercin ‘hattının’ önemli bir bilgini ve yol göstericisi olan Pir’in bu zinciri Tanrıça Kibele’den belki de daha önce oluşmuş düşünceler, inançlar kandilinden alarak bu topraklara ‘ışık’ olmuştur.

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın