DOĞUM BİR BİRLEŞİM, ÖLÜM İSE BİR AYRIŞMADIR

10686877_1603812839852014_6053806064583638728_n

DOĞUM BİR BİRLEŞİM, ÖLÜM İSE BİR AYRIŞMADIR

Varlığın doğuşuna ilişkin Kızılbaş Alevi anlayışına göre, insan da dahil her şey, doğuş başlangıcı olan nokta’da (Hakk’ta), daha önceden mevcuttu. Kendinde Varlık’ın var olduğu bütün olan (Hakk, Nokta-i Vahit), cümle varlığı (Kainatı) doğurdu (Var etti). Doğum öncelikli olarak “vücut” bulmak durumundaydı ve vücut, doğuş yaptı. Kızılbaş Aleviliğe göre vücut; ateş, hava, su ve topraktır. Bu dört maddeye YOL erkânınca ÇAR ANASIR (dört ana madde) denilmektedir. Çar anasır vücuttur ve vücut her şeyde vardır. Şiiri Baba bir nefesinde şöyle der:

“Anasırdan bir libasa büründüm (Libas: Elbise, vücut)
Nar’ü, hak’ü, bad’ü, ab’dan göründüm (Nar: Ateş, Hak: Toprak, Bad: Hava, Ab: Su)
Hayrül beser ile dünyaya geldim (Hayrül beser: Ayın üç hali (Hilal, Yarımay, Dolunay)
Adem ile bile bir yaş idim ben. “

Vücut, evrensel doğumu gerçekleştiren önsüz ve sonsuz Varlık’ın (Hakk, Hüda) ruhuyla buluşacak ve CAN’a gelecektir. Bitki, hayvan ve insan; doğuş sırasına göre cana gelmiş olan vücutlardır ve Hakk’tırlar. Çünkü, Hakk, doğar, doğurur, vücut ve sıfat bulur, cana gelir, kendisini böylece kanıtlar.

Bu yasa neyi kanıtlıyor? Açıktır ki bu yasa doğuş gerçekliğini kanıtlıyor. Bu yasaya göre DOĞUM BİR BİRLEŞİMDİR. Bu birleşim, bir noktada eril, dişil ve can olmak üzere üçlü kuvvetin buluşması, birleşip vücut olmasıdır. Bunu kısaca şöyle de ifade edebiliriz: Vücut ile nur ya da ruhun, birleşerek cana gelmesidir. Dikkat edilirse, burada, üç kuvvet noktada birleşim yapıyor. Bu kuvvetlerden eril olan ile dişil olanın noktadaki birbirlerine göre birleşim oranlarının çokluğu ya da azlığı derecesinde doğuş, eril ya da dişil olarak gerçekleşiyor. Ama her eril olanda dişil öğe, her dişil olanda da eril öğe ortadan kalkmış olmuyor. Bu kuvvetler yine de her vücutta varlığını sürdürüyor. İfade edildiği gibi burada dikkat edilmesi gereken husus; her vücutta esas olarak hangi cins öğesinin kişiliği oluşturduğudur. Cins isimlendirmesi buna göre yapılmış oluyor. Eğer eril kuvvet, dişil kuvvetten baskın durumdaysa bu erildir deniyor. Yok eğer dişil kuvvet baskın ise bu kez de dişildir deniyor.

Yunus bu felsefel yaklaşımı bir nefesinde şöyle dillendiriyor: “Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm.”

Sefil Selimi bir nefesinde aynı anlayışı şöyle sürdürüyor:

“Vardım ileriye döndüm geriye/İnan şaştım sarıldığım deriye
Kendime rastladım varsam nereye/Evvel ahir sonlu sonsuz benimdir.”

Yaratılış anlayışına karşın doğuş diyen Yeksani’den bir dörtlük:

“Kırklar arş üstüne kurdular cemi/Muhabbet hakkoldu sürdüler demi
Balçıktan yarattı Mevla Ademi/Ben o zaman atam belinde idim.”

Kızılbaş Aleviliğin doğuş felsefesine göre nasıl ki, doğuş bir birleşim ise ÖLÜM DE BİR AYRIŞMADIR. Ayrışan can ile bedendir. Nur ya da ruh ya da can için o beden artık çark yasasına göre (Devriye) uyum içinde değildir. O beden o cana yanıt verecek durumdan çıkmıştır. Yeni bir filizlenme olayında filizlenecek tohumun eski vücudunu terk etmesi örneği can bedeni terk eder.

Bu ayrışmada, var olan varlığın kendini doğurma yasasına bağlı olarak çark düzeni içerisinde, ayrışan can ve beden, tekrar doğum kapılarına dönerler. Beden ait olduğu doğum kapısına, can da ait olduğu doğum kapısına gider. Buna YOL dilinde, “aslına ermek” denilmiştir. Yine aynı erkana uygun olarak bu anlayış “ Hakk’tan gelen Hakk’a gider” şeklinde ifadelendirilmiştir.

Ölüm kavramı Kızılbaş Alevi anlayışında hiç kullanılmayan bir sözcüktür. İnsan da dahil olmak üzere doğumla gelen her şey için canın bedeni terk etmesi haline, “Hakk’a yürüdü” ya da “Don değiştirdi” ifadesi kullanılır.

Çark yasasına tabi olarak Hakk’tan gelip Hakk’a gitmek; sonsuz bir devri daimdir. Doğuşla gelen her zerre bu çark düzeni içindedir ve birbirleriyle bu çark düzeni içinde etkileşim halindedirler. Buna sonsuz yaşam diyor Kızılbaş Alevilik. Doğuşla gelen her can bu sonsuz yaşam yasasına uygun olarak bir bedeni terk ederken, kendi gelişkinlik derecesine uygun olarak her defasında yeni bir vücutta cana gelir. Bu bağlamda ölen beden olmaktadır. Can, bir başka sözcükle ruh ya da nur, ölmez. O sürekli don (beden) değiştirir.

Bu durumu:

Pir Sultan “Bu kaçıncı ölmem hain/Pir Sultan ölür dirilir”

Mevlana: “Maden olarak öldüm, bitki oldum/ Bitki olarak öldüm, hayvan oldum
Hayvan olarak öldüm, İnsan oldum/Niçin korkayım ölmekten, ne yitirdim.”

Yunus Emre: “Ölürse ten ölür, canlar ölesi değil”

Hüdai Baba: “Ölüm ölür biz ölmeyiz” diyerek ifade etmiştir.”

(Haşim Kutlu, Yol Erkan Meydan, Yurt Yayınları, Sy:77-81)

Görene Aşk Olsun

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın