ALEVİLİK VE TOPLUMCULUK!

Toplumsal yaşam bireysel (egoist) yaşam anlayışını reddeder. Toplumsal yaşamda bireyin önemi, tüm bireylere verilen değer ile özdeştir. Toplumsal yaşamı savunan birey için kişisel mutluluk olamaz. Toplumcu düşünürlere göre: “Bir insanın mutluluğu, ne kadar insanı mutlu ettiği ile doğru orantılıdır.” Mutluluk paylaşıldıkça çoğalırken, acılar paylaşıldıkça azalır. Ünlü Fizikçi Albert Einstein’e göre: “Gerçek yaşam, başkaları için yaşanan hayattır. “

Bu kısa açıklamalarda bile alevilikle toplumcu anlayışın ne kadar iç içe olduğu anlaşılır. Ana kucağından topluma katılan her birey (çocuk) saf ve tertemizdir. İçinde yaşadığı toplumun değer yargılarına göre kişiliği şekillenir. Eğer var olan toplumsal yapı arızalarla dolu ise çocuğun gelişimi de sakat başlar. Toplum kişiliği şekillendirir. Suça eğilimli toplumsal bir yapı mevcut ise çocuğun gelişimi o yönde şekillenir. Toplumsal yapının merkezi insan odaklı ve toplumun mutluluğu amaç ise, çocuğun fiziksel ve ruhsal gelişimi insan odaklıdır.

Şu halde, suç işlemenin yaygın olduğu toplumda kişi suç işlediğinde, salt o kişi suçlu değildir. Bir bütün olarak toplum suçludur. Çünkü; suç, bireysel bir olgu değil, toplumsal bir olgudur. Aynı şekilde toplumculuğu ve demokrasiyi esas alan bir toplumda da her gelişme kişinin bireysel yaratımı değil, toplumsal dayanışmanın, koolektif üretimin ve ortak aklın ortaya çıkardığı bir sonuçtur.

Mevcut kapitalist toplum, bireyin mutluluğunu öne çıkartarak, sosyal, ekonomik, kültürel, siyasal bütün kurumlaşmasını salt kişisel egoizm üzerine kurgular. Sağlıklı toplumsal ilişkiler yaratılmasını engeller. Toplumun bireysel yaşama tapınması kapitalizmin ideolojik altyapısını oluşturur. Böylece kapitalizm kendisini yeniden yeniden üretir.

İnsanlık tarihi beş çeşit üretim biçimi ve toplumsal yaşam sürecinden geçmiştir. Bunlar sırası ile ilkel kominal toplum, köleci, toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplumdur. Bu toplum modellerinden sadece ilkel kominal toplumda sınıflar yoktur. Bütün toplumsal ilişkiler ve üretim faaliyetleri kolektif bir anlayışa göre yapılmaktadır. Birlikte üretilir, birlikte tüketilir. Hiçbir bireyin bir başkasına göre ayrıcalığı ve üstünlüğü yoktur. Doğa ve ilkel vahşi yaşamın zoru karşısında insanlar, birlikte mücadele ile zorlukları yener. İlk toplumsal işbölümü sınıfları doğurmuştur. İnsanlar artık insan olarak değil, ait olduğu sınıf kategorisine göre değerlendirilmeye başlamıştır. Bu durum eşitsizlikleri getirdiği için mücadele kaçınılmaz olarak başlamıştır.

Mitsel yaşamdan günümüze kadar bu mücadele biçim değiştirerek sürüp gitmektedir. Prometheus’un tanrılara başkaldırısından, Spartaküs’ün köleleri ayaklandırarak Roma İmparatorluğuna karşı mücadelesine, Hasan Sabbah’tan, Şeyh Bedrettin’e, Pir Sultan Abdal’dan, Baba İshak’a vs. mücadeleler hep egemen ideolojilerin baskı ve zulümlerine bir başkaldırı tarihidir.

Kuşkusuz bu mücadele insanların savaşsız sömürüsüz bir dünya kurmasına dek devam edecek. İnsanlar insanca yaşamanın basit koşullarını er geç keşfedecekler. Bütün bunların Alevilikle ne alakası var diye düşünülebilir. Aleviler tarihte hep mazlumun yanında, zalimin ise karşısında olmuştur. Alevilik bir hümanizma öğretisidir. Toplum ve insan odaklıdır. Böyle olduğu için, tarihsel süreçte egemen ideolojinin kadrine uğramış, başeğmez bu haliyle baskılara ve katliamlara tabi tutulmuş bir halktır.

Bugün sistemin dayattığı kalıba girmeyen, aykırılık gösteren alevilik, toplumsal yaşam ilişkilerinden yalıtılmış, devlet kademelerinde ve bürokraside ciddi görevler alamamaktadır. Alevilerin büyük bir bölümü kendi tarihine, kültürüne yabancılaştırılmıştır. Sünni İslam devletinin göstergesi olan diyanet işlerinde alevilere bilinçli olarak görev verilmemektedir. Diyanet işleri adete alevileri asimilasyona tabi tutan bir kurum işlevi görnektedir. Adı laik olan bu devlet yapısında (!) diyanetin varlığı bile sorgulanamazken, aleviler Türkiye Cumhuriyetini laik bir ülke zannederek sistemin koltuk değneği olduğunun farkına varamamakta ve “Türkiye laiktir laik kalacak” ezberci sloganı her koşulda haykırmaktadır.

Bu paradoks alevilerin küçük bir azınlığı tarafından görülmekte, ve fakat geniş alevi yığınları bu realitenin farkına varamamaktadır. Bir düşünür diyor ki; “insanlara verilecek en büyük ceza idrak etme seviyesine ulaşmaktır.”İdrak seviyesine erişen insanın bugünün şartlarında huzura kavuşması mümkün değildir. Sürekli sorgulayıcıdır. Eleştirel düşünceyi esas alır. Kuşkucudur, olay ve olgulara tek yönlü değil, nesnel bakar. Huzur bulacağını düşündüğü her durum, yeni huzursuzluklar yaratır. İdrak etme, insanın kendisini insanlaştırmasının bir serüvenidir. Ünlü düşünür Tolstoy’a göre: “Gerçekler aynen inci gibidir. İnciler nasıl sığ sularda değil, okyanusun derininde en ücra diplerde bulunursa, gerçeklerde yüzeyde değil, derinlikli düşünme metodunda gizlidir.” Bu ise idrak etme seviyesini erişmekten geçer.

Salt aleviler değil, toplumun geniş bir kesimi idrak seviyesinden uzak olduğu için, üzülerek belirtmek gerekir ki, “körlükle” yaşıyor. Bizlerin yaşamını zehir eden bunca düzenlemenin bu ülkede yaşam bulması aksi halde nasıl izah edilebilir? Toplumun büyük bölümü açlık ve yoksullukla boğuşmasına rağmen, gerici ve halk düşmanı siyasetlerin toplumsal karşılığının olması nasıl açıklanabilir? Laik olmayan, tek bir dinsel inanışı esas alan devlet örgütlenmesinin, seküler laik bir devlet olduğu yalanına alevilerin koşulsuz manüplasyonla biat et(tiril)mesi ve ortak olması nasıl açıklanır?

Evet, alevi toplumu bugünkü durumunun acaba idrakine varmış mıdır? Seküler laik yaşam vazgeçilmez tutkusu olan alevilerin “Arap” ve “Şia” kültürü ile yan yana koymak abesle iştigal değil midir? Anadolu alevilerinin toplumsal yaşamının dokusu olan dayanışma, ezilenin yanında olma, otoriter yönetim biçimlerini reddetmesi esasında toplumcu düşüncelerin pratikte hayat bulması değil mi? Soruları uzatmak mümkün, ancak kesin olan alevilerin ibadet biçimi de, yaşam tarzları da, insan ilişkilerinde ki sıcaklığının yapı taşı da hiç kuşku yok ki, toplumcu anlayışından gelir. Tarihi olay ve olguları tek tek ele aldığımızda başka türlü izah olanaksızdır. Baba İshaklar, Pir Sultanlar, Şeyh Bedrettinler, Hacı Bektaşlar, Anadolu da zulme ve baskıya önderlik etmiş felsefi duruşları ve yaşam biçimleri toplumcu düşünceyi esas alır.
Sonuç olarak, aleviler sistemin payandası olan siyasal hareketlerden ciddi bir sorgulayışla yollarını ayırmalıdır. Bugün bir siyasal partiye alevilerin ana gövdesi oy vermektedir. Tek tip inancı ve etnisiteyi koruyan ve kollayan bu partiler alevilere ne verebilir. Alevilerin temel sorunlarına ilişkin hangi adımları atmış ve atmaktadır? Türkiye’de ki bugünkü siyasal sistem insanların gerçekleri görülmesini perdelemek üzere örgütlenmiştir.
Aleviliği resmi tarih ve ortodoks İslam anlayışından ayırıp değerlendirdiğimizde, net olarak görülmektedir ki, Alevilik toplumcu düşüncenin ana damarıdır.

Nihat FİLİZ

İlk yorum yapan olun

Bir Cevap Yazın